TANRININ ÜVEY EVLATLARI – Giriş

Etiketler

, , , ,

Merhabalar,

Bahadır İçel külliyatından alıntılar devam ediyor. Tanrının Üvey Evlatları’nın giriş kısmından;

Her şey yeşildi. Güneş ışıklarının akis bulduğu cılız dere bile çevresini saran ağaçların yansıması ile yeşile boyanmıştı. El değmemiş doğa, bakirliğinin yansımasını sanki derenin şırıltısı ile anlatmaya çalışıyordu. Hava tazeydi, sanki yaratıcı yeni üflemiş gibi. 

Ak saçlı zayıf adam ıslanan paçalarına söverek serpmeyi çekeledi. Yine taşlara takılmıştı ve daha sert çekerse ince ağ yırtılırdı. Suya girip elleriyle çıkarması gerekecekti. Allahtan sığ bir kaynak ağzıydı. Hangi akla hizmet bu kadar minik bir akıntıda balık bulacağını düşünmüştü ki. Eksik dişleri arasından söylenerek paçalarını kıvırmaya başladı. Sadece bol kot pantolonuna değil haki gömleğini üzerindeki balıkçı yeleğine de sular sıçramıştı. Yaşlı adam yavaşça suyun içini adımlayarak ağları tek tek yukarı çekmeye başladı. Buz gibi suyun teninde bıraktığı his, gençliğindeki gibi canlandırıcı olmaktan uzaktı. Eğer işini çabucak bitirmezse muhtemelen üşütecek ve önündeki birkaç haftasını evinde geçirmek zorunda kalacaktı. 

Rıza yedi senedir yalnızdı. Karısı öldüğünden beri… Hayırsız kızı şehirden bir işçi ile evlenmiş ve onu nerdeyse unutmuştu. Ayda bir belki telefon edip sorardı. Rıza bu telefonlara “Ölüm Kontrolleri” adını takmıştı. Muhtemelen kızı ölüp ölmediğini kontrol ediyor ve öldüğü zaman köydeki eski evi ve birkaç dönüm araziyi satıp kendine şehirden bir apartman dairesi ya da bir dizi bilezik almayı hayal ediyordu. 

Ağı takıldığı çakılların arasından çıkarmıştı ki Garip havlayarak geldi. Sarı, kırçıl tüylü hayvan her ne kadar bir sokak köpeğini andırsa da iyi bir av köpeği olduğunu kanıtlamıştı. İz sürüyor, çakalları kovalamaktan çekinmiyor ve hatta az evvel olduğu gibi kafasına göre gidip muhtemel avlar arıyordu. Derenin kenarına kadar gelip aksırdı. Garip, oldu olası suya girmekten hoşlanmazdı. Sağa sola kısa koşular atıp seri bir havlama zinciri koyuverdi. Bu onun bir şeyler bulduğunun işaretiydi. 

“Tamam, tamam patlama be, geldim.” Rıza ağın geri kalanını rahatça toplarken sövdü. Ormanın o kutsanmış sessizliğinde köpeğin sesi sanki olduğundan çok daha gür çıkıyordu. Eskiden olsa bu türe hayatta yüz vermezdi. Bir av köpeği ya da kurt köpeğini terci ederdi. İşini bilen yırtıcı bir köpek. Ancak o köpeklerden hiçbirini evinize alamazdınız. 

Rıza yalnız kalınca sadece televizyonun sesi yeterli olmuyordu. İnsan bazen bir şeyler anlatacak ya da söylenecek birilerini arıyordu ev içinde. Garip’i bir ev köpeği olarak almıştı ancak daha yavruyken bile ava çıktığında ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayıvermişti ufak tefek teriyer. 

Rıza ayakkabılarını ayağına geçirdi. Islak ağı katlayıp sırt çantasının içindekileri ıslatmasını aldırmadan tıkıştırdı ve uzun namlulu av tüfeğini sırtına attı. Dereköy ormanlarında yaban domuzundan ayıya, ne zaman neyle karşılaşacağınız hiç belli olmazdı.     

Köpeğin peşi sıra seğirtirken söyleniyor, nefesleri sıklaşınca bir ağaca dayanıp dinleniyordu. O zamanlarda Garip geri koşup havlayarak gelmesi için ısrarlarını belli ediyordu. 

“Valla bak bu sefer de telef ettiğin bir tavşan çıkarsa akşam balık yerine seni yerim it oğlusu!” 

İkinci kez soluklanmak için durduğunda çevresine bakmayı akıl etti yaşlı adam. Zaten derenin bu kaynağı daha evvel hiç gelmediği bir yerdi, şu anda ise ormanın bu kısmına daha önce hiç gelmemiş olduğunu fark etti. Bu ormanın kıyısındaki köyde doğmuş ve orada büyümüştü. Görünen o ki orada ölecekti de. Köyün girişindeki mezarlığa, anasının, babasının ve karısının yanına gömülmeyi umut ediyordu. 

Kafasını sallayıp elem verici düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştı. Her nedense ilerleyen yaşla beraber insanlar ölümü daha da çok düşünmeye başlıyorlardı. Gençken ayda bir aklınıza gelirdi ölüm, orta yaşlardayken haftada bir, yaşlanınca ise her gün yanı başınızdan ayrılmayan ısrarcı bir sevgiliye dönüşüyordu. Hatta günde birkaç kez uğradığı da olurdu. 

Garip gelip tekrar havladı ve o kara gözleriyle bilmiş bilmiş baktı. Rıza bu sefer onu takibe başlarken söylenmedi. Çevresine bakınıp nerde olduğunu kestirmeye çalıştı. Dereyi yaklaşık birkaç kilometre geride bırakmıştı. İki tepenin biraz güneyinde olmalıydı. Bulgaristan sınırını sağına almıştı. Yaklaşık yirmi beş veya otuz kilometre ötedeydi sınır. Şimdi ne derenin şırıltısı ne de kuşların, küçük yaratıkların sesleri duyulabiliyordu. Ormanın o kendine ait kakofonisinin yokluğunda oluşan derin sessizlik yaşlı adamı rahatsız hissettirdi. Sanki orman nefesini tutmuş gibiydi. 

Önünde kalın, yıllanmış ağaçlar göz alabildiğine uzanıyor, kafasını seri sağa sola çevirdiğinde sanki aralarında birileri dolaşıyormuş gibi illüzyonlar yaratıyorlardı. Her yalnız avcının bildiği bu hileye kanmayacak kadar yaşlıydı Rıza. Ormanda tüfekle öldürülmeyecek, insan çığlığı ile korkmayacak tek yaratık yoktu. Aslında böyle bakir ormanlar dünyada azalmaya başladığı için sahip olduğu bu lükse melankolik bir bağlılık da duyuyordu yaşlı adam. 

Arazi ufak bir eğim alıp yükselmeye başladı ve ağaçlar daha da sıklaşmış göründü.  Genelde yaşlı karaçamlar ve gürgenler vardı. Kısa bir yürüyüş sonrasında Garip’in durup havladığı şeyi gördü. En başta gözlerinin gördüğü bu garip oluşuma anlam veremedi ancak yaklaştıkça bunun doğanın kabul ettiği bir gariplik olup olmadığı ikileminde kaldı. 

Yetmiş senelik hayatı boyunca Rıza böyle bir şey görmemişti. Sanki omuz omuza vermiş gibi sadece yirmi otuz santim aralıklarla büyümüş ağaçlar birbirine girmiş dalları ve yaprakları ile doğal, sıkı bir duvar oluşturmuşlardı. Duvara birkaç adım kala durdu ve endişeyle çevresine baktı. Duvar bir eğim alarak iki yana uzuyordu. Garip ısrarcı havlamalarına devam ederken sanki sadece köpek ve kendisi dünyadaki son canlılarmış gibi hissetti. Böyle bir şeyi birileri görmüş olsa duyardı da, ağaçlara bakarak bu doğal çitin belki de yüzyıllardır burada olduğunu söyleyebilirdi. Kalın kabuklu ağaçlar o kadar koyu griydi ki güneş altında bile kara gibi duruyorlardı. Kalın gövdelerine ve yüksekliklerine bakarak bu ağaçları bildiği herhangi bir türle adlandıramadı. Bir botanikçi sayılmazdı ama doğma büyüme bir köy çocuğuydu. 

“Sus Garip!” Kanına dolan soğukluğu üzerinden atmak istediği için konuştu. 

Köpek bir an için sustu ama tekrar havlamaya başladı. 

Birbirine geçmiş garip ağaçların çevresinde yürümeye başladı Rıza. Yaşlı insanlar nedense bir şeye çok şaşırmıyorlardı. Hayat her zaman olduğundan daha sürprizli olmayı başarıyordu çünkü. Yine de içindeki rahatsız edici hisse ve omurgasındaki soğuk parmaklara anlam veremedi yaşlı adam. 

Birbirine girmiş ağaçların etrafını dolaştı, kabaca birkaç dakikada yürümüştü. Hafif eğimli bir tepenin üstünde, aralarında hemen hemen daire şeklinde birkaç yüz metre karelik bir açıklığı koruyan muhafızların çevresinde dolaşır gibi hissetmişti kendini. Sınıra giden yola fazla uzak değildi. Yürüyerek en fazla yarım saat. Nadir olsa da buralardan helikopter geçmişliği vardı, hem artık bütün dünyada internet ve uydu zımbırtıları ile her yerin göründüğünü duymuştu haberlerde. Ormanın içindeki yuvarlak bir arazi dikkat çekerdi. Eğer tabi bu dairenin içi boş ise. Her nedense öyle düşünmüştü yaşlı adam. Belki de içgüdü ile. 

Tam daireyi tamamladı ve köpeğinin havlamaktan yorulmuş olduğu yere geldi. Belindeki, bazen hayvan avladığında derilerini yüzmekte kullandığı uzun bıçağı çekti ve iki ağacın arasına yaklaştı. Elleri titriyordu,  her nedense kendini kutsal ve yasak bir günahı işleyecek gibi hissediyordu. 

Belki de ağaçların arasında bir hazine vardı. Özellikle çevresi sık ağaçlar dikilip gizlenmiş bir gömü. Eskiden bu yolların balkanlardan kaçan göçmenlere, Osmanlı yerleşimcilere, ondan da önce Bizans yolcularına ev sahipliği yaptığını biliyordu. Belki de çok eski ve gizli bir hazine vardı içeride. Bu düşünce sanki yüreğinin derinliklerinde hastalıklı yeşil bir ışık yaktı. Bu yaştan sonra paranın ve lüksün çok önemi kalmıyordu ancak adının haberlere çıkması, birkaç televizyon programına konuk olmak güzel olurdu. Eh tabi, yeni yapma dişler ve alafranga bir tuvalet de hiç fena olmazdı hani. 

Dili kurumuş dudaklarını yaladı. Ağaçların arasındaki dalları keserken sanki yaşlı adam yerini genç bir aşığa bırakmıştı. Sevdiği kadının kollarına ulaşmak için engelleri kesen tutkulu bir erkek gibiydi şimdi. İnce dalları kırıyor, kalınları bıçağının çentikli kısmı ile ısrarla kesiyordu. 

Garip, havlamasını duvardan sahibine kaydırdı ve şimdi her iki tarafa da havlıyor gibiydi. O boncuk gözleri ağaç dallarının zayıflamış koruması altından sahibine uzanan akıl çelici dalgaları görüyordu adeta. Köpek o hayvansı benliğiyle içeride çok çok eskiden beri yaşayan varlığı hissedebiliyordu. İçerideki koku çok kötüydü, daha evvel kokladığı her şeyden eski ve kötüydü. Adeta onu çıldırtıp cezp ederek buraya kadar çekmişti. Garip şimdi sahibini de getirmişti. O hayvansı benliğinde suçluluk mu hissetmişti? O her şeyi yenebilecek, kükreyen ateş kokan çubuğuyla her şeyi uzaklaştırabilecek sahibi şimdi o kötü kokuya bulaşmış gibiydi.   

Rıza, dalların arasından el büyüklüğünde bir boşluk açınca daha da heyecanlandı. Hayalleri sanki delinmiş bir barajın çatlayıp dağılması gibi önündeki bariyerleri aşmış gözlerinin önüne akmaya başlamışlardı. 

Şimdi artık tıp epey ilerlemişti. Eğer içerideki hazineyi bulur da istediğinden çok parası olursa şu mutluluk çubuklarından birini taktırır ve kendine göçmen bir eş alabilirdi. Şöyle uzun boylu sarışın bir kadın. Belki araziyi büyütür bir çiftlik yapardı kendine, birkaç at… 

Elerinin çizilmesine aldırmadan dalları kırmaya, görmeyen gözlerle önündeki deliği büyütmeye başladı. Sanki hipnotize olmuştu yaşlı adam, kesiyor biçiyordu. Nefes nefese kalmış, isyan içindeki vücuduna aldırmıyordu. İçerideki şeyin çağrısı çok güçlüydü. 

Belki de içeride kutsal bir şeyler gizliydi. Onu gençleştirecek ya da olduğundan daha güçlü yapabilecek bir şeyler. Rıza hayalperest biri değildi, hiç olmamıştı ancak şimdi kulağına bu hayaller o kadar gerçek ve o kadar olası geliyordu ki. 

Kısa sürede deliği aşağı doğru genişletip geçebileceği kadar bir açıklık yapmıştı kendine. Uzanarak içeri baktı, neredeyse kusursuz bir kürenin içi gibi toprağın göçmüş olduğunu gördü. Sanki yirmi metre çapında görünmez bir küre toprağın üzerinde duruyor gibi ağaçların arasında geniş bir çukur vardı. Kafasını çevirdi ve bu kusursuz çukurun ortasında yükselen karaltıyı gördü. Onun çağrısını, vaatlerini duydu. 

Rıza kilitlenmiş gözlerle, açtığı deliğe girdi ve öteki tarafa süründü. Garip sahibinin paçalarına atıldı ve ısırarak onu uyandırmaya, bu tarafa çekmeye çalıştı. Yaşlı adamın köpeği paçasından silkmesi kolay oldu. Tekmelenerek yere atılan köpek hemen ayakları üzerine sıçrayıp ciğerleri patlayacakmış gibi havlamaya başladı. Sahibi öteki tarafa geçmişti bile. 

Yaşlı adam düşe kalka yuvarlak çukurun dibine giderken, ortadaki kara ağacın ayrıntılarını daha da iyi seçmeye başladı. Kurumuş, çoktan ölmüş gibi görünen ağaç tıknaz ve delik deşikti. Bir zamanlar dalları olsa bile şimdi yalnızca gözeneklerle dolu bir gövdesi kalmıştı. Onun da içi boşalmış gibiydi. Sanki bomboş bir kabuktu ağaç.  Ama Rıza yaklaşırken ağacın hiç de boş olmadığını biliyordu. Kalp atışları hızlanmış, bedeni sanki uyuşmuştu. Bilinci arkadan çığlıklar atıyor, yanlış bir şeyler olduğunu haykırıyordu. Çevredeki ağaçlar tepede içeri doğru eğilmişler sanki güneş ışığını bile engellemeye çalışan doğal bir kubbe oluşturmuşlardı. 

Yaşlı adam ağaca birkaç adım kala durdu. İçinde köpüren hayaller ve çağrılarla boğuştu. Gerilerde çığlıklar atan benliği kötücül bir hissin varlığını dile getiriyordu ancak onu etkileyen çağrı çok çok daha güçlüydü. Kuru ağacın gövdesine yaklaşırken içeride bir şeylerin kımıldadığını fark etti. Sanki çoktan gücünü kaybetmiş ölmek üzere olan bir yaratık ya da tam tersi bu dünyaya daha gözlerini yeni açmış canavar bir bebek gibi halsizce bir kımıltı. Ağaçtan kubbenin boğduğu güneş ışıkları altında bile seçilen koyu yeşil bir kımıltı. 

O şey her neyse kediden büyük olamazdı. Ancak ne o şeyin tehditkar kımıltısını ne de artık bitap bir şekilde arkasından yükselen havlamaları duyuyordu Rıza. Hayatı boyunca görmediği bir şey görüyor, hayatı boyunca hissetmediği canlılıkta hissediyordu kendini. Sol kulağında bir ıslaklık hissettiği ve kulağının kanadığını fark etti ama aldırmadı. Artık hiçbir şey önemli değildi, artık hayat önemli değildi. Her şey onun olabilirdi çünkü düşlediği her şeyi vaat eden bir hazine bulmuştu. Tanrısını bulmuştu.

Yaşlı adam kafasını kuru gövdedeki yarıklardan birine uzattı ve bir anda yeşil bir parlama görüş alanını kapladı. 

Yeşil ışık gözlerini doldururken tek bir şeyden emindi; artık asla ölmeyecekti.

1535660_574768415938603_2115579726_n

Tanrının Üvey Evlatları kitapçılarda korku sever okurları bekliyor…

LOST: NASIL? Adada Görülen Edebiyat

Etiketler

, , , ,

Merhabalar,

Madem artık bir Bahadır İçel külliyatından söz etmeye başladık, gelin hep birlikte bu iddianın arkasını doldurmaya başlayalım. Bugün itibarıyla blogta yeni bir sayfa açıyoruz; kitaplarımdan yapacağım geniş alıntılarla hem sizi kendi dünyama çekmeye çalışacağım hem de sizin beğeninize hitap edip bu külliyatta sizin için de bir kitap olduğu savımı güçlendirmeye çalışacağım.

İlk alıntımı da bir romanımdan ya da hikayemden değil bir araştırma kitabı olan “Lost:Nasıl?” isimli kitabımdan yapmayı tercih ettim. Dizi ve edebiyat severler için gelsin;

“Kalan tek yer burası. Ada ve okyanus. Kahrolası biblo bir dünyada sıkışıp kaldık.”

David Desmond Hume

 

Adada Görülen Edebiyat 

Adada pek çok kitap bize bilinçli ya da bilinçsiz göz kırptı. Lost’un da başarılı bir kurgu olduğunu ve her ayrıntının özenle seçildiğini bildiğimize göre adada görülen bu kitaplara göz attığımız an, bizi adamızın sırlarına götüren en büyük ipuçlarından birini keşfettiğimizi göreceksiniz.

Susan Isaacs tarafından kaleme “After All These Years”  (Bunca Yıl Sonra) adlı 1994 tarihli kitap da Kuğu İstasyon’unda Sawyer’in iyileşirken yattığı yatakta görülüyor. Kitabın öyküsü kısaca 25. evlilik yıldönümlerinde karısını aldatan bir adamın cinayete kurban gitmesi ve bu cinayetin aslında masum olan karısına yıkılmaya çalışılması. Kitapta, kadın kalan hayatını demir parmaklıkların arkasında geçirmemek için kısa sürede kocasının cinayetini çözmek zorunda kalıyor.

Hurley’nin enkazda bulduğu ve Sawyer’ı okurken gördüğümüz roman taslağının adı Bad Twin (Kötü İkiz). Kitap, Lost’a paralel olarak Desmond’un sevgilisinin ailesindeki (Widmorelar) ikizlerin hikayesini bir detektifin gözünden anlatıyor. Kitabın diziyle ilgili verdiği en büyük ipucu Widmore ailesinin Hanso Vakfı ile bağlantısı olduğu. Kitabın yazarı, Gary Troup (Oceanic 815 düştüğünde motora kapılan adam) adlı mahlası kullanan Laurance Shames.

Kütüphane aşığı gibi görünen dolandırıcımız Sawyer’in sahilde okurken görüldüğü kitaplardan biri de 1970 tarihli Judy Blume kitabı olan “Are You There God, It’s Me Margaret”. (Tanrım Orada Mısın? Ben Margaret) Kitap gelişme çağındaki genç bir kızın tanrıyı ve cinselliği sorgulayışını anlatıyor. Yayınlandığı dönemde din ve cinsellik gibi iki unsuru bir araya getirdiği için Amerika’da yasaklanmak istenmişti.

A Brief History of Time (Zamanın Kısa Tarihi), Stephen Hawking’in 1988’de basılan, evrenin başlangıcını anlattığı kitabı. Herkesin anlayabileceği dilde kaleme alınan kitap yerçekimi, kara delikler gibi temel konulardan başlayarak kuantuma kadar çeşitli analiz ve araştırmalara uzanıyor. Adada ise bu kitap Ben’in odasında ve diğerlerinden birinin elinde görülebiliyor.

Locke, Ben’i daha Henry Gale olarak Kuğu İstasyonu’nda hapsetmişken okuması için verdiği kitap Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i. Bu kitapla başlayan sohbetleri onları Hemingway ve Dostoyevski bağlantısını sorgulamaya kadar götürüyordu ilk etapta. Dünya klasikleri arasında kabul edilen Karamazov Kardeşler öfke ve intikamın varabileceği noktaları tartışan bir aile dramı. Karamazov Kardeşler ayrıca Dostoyevski’nin hayata gözlerini yummadan evvel yazdığı son kitap.

Sawyer iyileşirken Kuğu İstasyon’unda yanında görülen bir kitap da Hindsight isimli bir bilimkurgu romanı. Kitap, geçmişteki olayları görmek için zamanda bir pencere açan MIT’li (Massachusetts Institute of Technology) bir grup bilim adamının yaşadıklarını anlatıyor.  İşte şimdi bu kitabın istasyonda, Sawyer’in yanında olmasının şaşırtıcı ve çarpıcı noktası geliyor; bu kitap 2003 basımı ve kimsenin plajdan istasyona kitap götürdüğünü görmedik (bu bahaneye sığınabilirler) ancak biliyoruz ki Lost’ta her ayrıntı etraflıca ele alınıyor, dolayısıyla bu kitabın daha evvel istasyona gelmiş olma ihtimali var. Desmond üç yıldır oradan ayrılmadıysa bu kitap istasyona çok daha evvel gelmiş olmalı, yoksa kitap zamanda yolculuk mu yaptı, aynı kendi içinde anlatıldığı gibi?

Kuğu İstasyonu’nun raflarında görülen bir başka kitap da eski bir sigortacı (aslında CIA ajanı olduğu söylenmekte) olan yazar Tom Clancy’nin Rainbow Six (Gökkuşağı Altı) kitabı. Bu kitap da 1990 basımı olmasında rağmen Kuğu İstasyonu’nun raflarında durmakta, nereden, ne zaman adaya geldi sorusunu bizim şüpheyle dolu dimağlarımıza taşımaktadır. Kitapta insanlığı ortadan kaldıracak bir salgını engellemek isteyen bir timin maceraları anlatılır. Adada da bir dönem salgın bir hastalık olduğu, İstasyonların karantina altında tutulduğu tahmin edilmektedir. Hanso Vakfı’nın araştırmaları insanlığı kurtarmak olduğuna göre belki de dış dünyada benzer bir salgın potansiyeline karşı adada yapılmış bir deneyden söz edilebilir.

Kitapsever asi çocuğumuz Sawyer’in adadayken bitirme şansı bulduğu bir diğer kitap da Walker Percy tarafından kaleme alınmış olan ilk basımını 1977’de yapmış Lancelot. Kitap, kızının kendisinden olmadığını öğrenen bir avukatın evini patlatarak karısını öldürdükten sonra akıl hastanesinde geçirdiği zamanı anlatıyor. Kate’in hayat hikayesi ve Hurley’in akıl hastanesindeki hayali arkadaşı kitap ile dizi arasındaki ortak olayları oluşturuyor.

Dizide görülen ve spekülasyon yaratabilecek kitaplardan biri de ilginç bir Ambrose Bierce öyküsüdür. Occurrence at Owl Creek Bridge (Baykuş Koyu Köprüsündeki Hadise) adlı eserde asılmak üzere olan bir adamın ölmeden önce zamanın yavaşlaması gibi bir fenomenden yararlanarak kurtulması ve kaçarak ailesine ulaşması anlatılıyor. Ancak adam bunun ölmeden önceki son saniyelerinde yaşadığı bir halüsinasyon olduğunu fark ediyor ve asılarak ölüyor. Kitap özellikle dizideki karakterlerin gördüğü halüsinasyonlar ve kaçan adamın ormanda duyduğu fısıltılar gibi ayrıntılarla diziyle ortak noktalar içeriyor. Kim bilir belki de tüm izlediğimiz kompleks bir halüsinasyondan ibaret.

Hepimiz, Desmond’un ölmeden önce okumak için şeffaf bir kap içerisinde oradan oraya dolaştırdığı kitabı hatırlıyoruz, peki o kitabın hangisi olduğunu biliyor muyuz? Charles Dickens’ın Our Mutual Friend (Ortak Dostumuz) isimli eseri. Kitap, Dickens’ın tamamladığı son eser olarak anılıyor. Kitap ailesi tarafından zengin bir kızla evlendirilmeye çalışan adamın yaşadığı şehirden kaçmasını ve başka bir kimlikle geri dönüp o zengin kızla tanışarak evlenmesini konu alıyor. Desmond ve Penelope’nin yaşadığı hemen hemen tam tersi bir durum olsa da yine de senaristler Damon Lindelof ve Carlton Cuse bu kitaptan esinlendiklerini NY Times’a verdikleri bir makalede dile getirdiler, hatta John Irving’in ölmeden önce bu kitabı okumak için yanında dolaştırması huyunu da Desmond’a vermeden edememişler.

İlginç bir Lost esprisi olduğu düşünülen bir kitabı ise Claire’in elinde gördük. 3. Sezon 15. Bölüm’de (Left Behind) Claire, Rick Romer’s Vision of Astrology (Rick Romer’in Astrolojik Vizyonları) isimli bir kitap okumaktaydı. Böyle bir kitap aslında yok ve Rick Romer dizinin set dekoratörü.

  1. Sezon, 9. Bölüme adını veren Stranger in a Strange Land (Yabancı Diyarlardaki Yabancı) adlı eser Robert Heinlein’ın Marslılar tarafından yetiştirilen bir dünyalının hayat öyküsünü anlatan bir bilimkurgu romanı. Romanda marslıların kahramanı dünyaya geri getirmesi ve sonrasında dünya kültürü ile yaşadığı iletişimi anlatılıyor.
  2. Sezonun ilk bölümüne adını veren A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikayesi), Charles Dickens’ın ünlü romanının isminden esinlenmiş. Romanla alakası olmasa da diğerlerinin ve kazazedelerin öykülerine girdiği için adadaki iki şehir gibi algılanan yaşam alanları kastedilmiş.

Desmond’un Kuğu İstasyonu’ndaki Oryantasyon filmini sakladığı kitabın adı The Turn of The Screw (Vidanın Dönüşü). Kitap1898 yılında Henry James tarafından yazılmış ve en başarılı gizem romanları arasında görülmekte. Kırsal kesimdeki bir malikaneye yerleşen bir kadının iki çocuğu, bu malikanenin eski sahiplerine ait olması muhtemel hayaletler tarafından rahatsız edilir ve hayaletlerin çocuklarına zarar vermesinden korkarak güçlü bir saplantı oluşturan kadın tüm ailesini büyük bir trajediye sürükler. 1957 yılında “Diğerleri” adı altında filme de alınan kitap yine 2001 yılındaki Nicole Kidman’ın başrolü oynadığı “Diğerleri” adıyla yayınlanan bir başka filme de esin kaynağı olmuştur.

Adada görülen ya da bahsi geçen diğer kitaplar; Dirty Work (Kirli İşler), Stuart Woods; Evil Under the Sun (Güneşin Altındaki Şeytan), Agatha Christie; The Fountainhead (Hayatın Kaynağı), Ayn Rand; Heart of Darkness (Karanlığın Kalbi), Joseph Conrad; Laughter in the Dark (Karanlıkta Kahkaha), Vladimir Nobokov; Left Behind (Geride Bırakılan), Tim LaHaye ve Jerry Jenkins; Moby Dick, Herman Melville; The Moon Poll (Ay Havuzu), A. Merrit; The Oath (Yemin), John Lescroart; Of Mice and Men (Fareler ve İnsanlar), John Steinbeck; The Outsiders (Yabancılar), Susan E. Hinton; The Third Policeman (Üçüncü Polis), Flann O’Brian; To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek), Harper Lee; A Wrinkle in Time (Zamanda Bir Yırtık), Madeleine L’Engle.

 

Dip Not: Burada bahsi geçmeyen, dizinin kurgusal yapısına daha güçlü etkileri olduğu tespit edilen kitaplar “Lost Hangi Kitaplardan Esinleniyor?” bölümünde ele alınmışlardır.  (Kara Kule, Mahşer, Tılsım, Watership Down, Alice Harikalar Diyarında, Sineklerin Tanrısı, Gizemli Ada, Catch-22, Homeros, Oz Büyücüsü, Gılgamış vb.) 

Blog Okuruna Not: Edebiyat ve Lost ilişkisinin daha derinlikli ilişkisini görmek, edebiyatın görsel sanatlara etkisi hakkında ilginç ve eğlenceli tezlere ufacık bir kapı aralamak için sizleri “Lost:Nasıl?” kitabımın sayfalarına davet ediyorum… Keyifli okumalar…

İstanbul Efsaneleri Çıktı!

Etiketler

, , ,

“Kendi Maceranı Yaşa” serisinin ilk kitabı olma özelliğini de taşıyan “İstanbul Efsaneleri” yayınlandı. Bu kitabın kahramanı sizsiniz, verdiğiniz kararlar ile farklı maceraları yaşamanız ve farklı sonlara ulaşmanız mümkün. İlk macera sizi İstanbul’un gizemlerle ve sürprizlerle dolu sokaklarına çağırıyor… Kendinizi Galata Kulesi’nden Hazerfan’ın kanatlarıyla atlarken ya da İstanbul’un yeraltı tünellerinde karanlık yaratıklarla boğuşurken bulabilirsiniz… Macera dolu okumalar dileğiyle…

ie

İşte Arka Kapak Yazısı;

Dikkat!

Okuyacağın bu kitap diğer kitaplara benzemez! Bu kitabın kahramanı sensin!

Alışık olduğun pek çok kitap gibi bu kitap baştan sona sırayla okunacak bir kitap değil.

Kitap ilerledikçe senden kararlar vermen istenecek, sayfadan sayfaya atlaman, zorlukları aşman gerekecek.

Cesaretle mi davranacaksın yoksa zekânı mı kullanacaksın?

Olaylara balıklama mı dalacaksın yoksa enine boyuna düşünecek misin?

Verdiğin kararlar doğrultusunda atıldığın macera çok farklı sonlara gidebilir.

Eh, başına geleceklerden sen sorumlu olacaksın.

Unutma, bu kitabı okurken bazı sayfaların sonunda bir karar vermen ve senden istenen sayfaya giderek maceraya devam etmen gerek, yoksa kaybolabilirsin.

Bu kitabın tek bir başlangıcı olabilir ama pek çok sonu var.

Beklediğin sonlara ulaşamamak seni yıldırmasın.

Unutma, tekrar deneyebilir, her verdiğin kararla farklı bir sona ulaşabilirsin.

Keyifli bir macera dileklerimizle…