Etiketler

, , , ,

Merhabalar,

Bahadır İçel külliyatından alıntılar devam ediyor. Tanrının Üvey Evlatları’nın giriş kısmından;

Her şey yeşildi. Güneş ışıklarının akis bulduğu cılız dere bile çevresini saran ağaçların yansıması ile yeşile boyanmıştı. El değmemiş doğa, bakirliğinin yansımasını sanki derenin şırıltısı ile anlatmaya çalışıyordu. Hava tazeydi, sanki yaratıcı yeni üflemiş gibi. 

Ak saçlı zayıf adam ıslanan paçalarına söverek serpmeyi çekeledi. Yine taşlara takılmıştı ve daha sert çekerse ince ağ yırtılırdı. Suya girip elleriyle çıkarması gerekecekti. Allahtan sığ bir kaynak ağzıydı. Hangi akla hizmet bu kadar minik bir akıntıda balık bulacağını düşünmüştü ki. Eksik dişleri arasından söylenerek paçalarını kıvırmaya başladı. Sadece bol kot pantolonuna değil haki gömleğini üzerindeki balıkçı yeleğine de sular sıçramıştı. Yaşlı adam yavaşça suyun içini adımlayarak ağları tek tek yukarı çekmeye başladı. Buz gibi suyun teninde bıraktığı his, gençliğindeki gibi canlandırıcı olmaktan uzaktı. Eğer işini çabucak bitirmezse muhtemelen üşütecek ve önündeki birkaç haftasını evinde geçirmek zorunda kalacaktı. 

Rıza yedi senedir yalnızdı. Karısı öldüğünden beri… Hayırsız kızı şehirden bir işçi ile evlenmiş ve onu nerdeyse unutmuştu. Ayda bir belki telefon edip sorardı. Rıza bu telefonlara “Ölüm Kontrolleri” adını takmıştı. Muhtemelen kızı ölüp ölmediğini kontrol ediyor ve öldüğü zaman köydeki eski evi ve birkaç dönüm araziyi satıp kendine şehirden bir apartman dairesi ya da bir dizi bilezik almayı hayal ediyordu. 

Ağı takıldığı çakılların arasından çıkarmıştı ki Garip havlayarak geldi. Sarı, kırçıl tüylü hayvan her ne kadar bir sokak köpeğini andırsa da iyi bir av köpeği olduğunu kanıtlamıştı. İz sürüyor, çakalları kovalamaktan çekinmiyor ve hatta az evvel olduğu gibi kafasına göre gidip muhtemel avlar arıyordu. Derenin kenarına kadar gelip aksırdı. Garip, oldu olası suya girmekten hoşlanmazdı. Sağa sola kısa koşular atıp seri bir havlama zinciri koyuverdi. Bu onun bir şeyler bulduğunun işaretiydi. 

“Tamam, tamam patlama be, geldim.” Rıza ağın geri kalanını rahatça toplarken sövdü. Ormanın o kutsanmış sessizliğinde köpeğin sesi sanki olduğundan çok daha gür çıkıyordu. Eskiden olsa bu türe hayatta yüz vermezdi. Bir av köpeği ya da kurt köpeğini terci ederdi. İşini bilen yırtıcı bir köpek. Ancak o köpeklerden hiçbirini evinize alamazdınız. 

Rıza yalnız kalınca sadece televizyonun sesi yeterli olmuyordu. İnsan bazen bir şeyler anlatacak ya da söylenecek birilerini arıyordu ev içinde. Garip’i bir ev köpeği olarak almıştı ancak daha yavruyken bile ava çıktığında ne kadar başarılı olduğunu kanıtlayıvermişti ufak tefek teriyer. 

Rıza ayakkabılarını ayağına geçirdi. Islak ağı katlayıp sırt çantasının içindekileri ıslatmasını aldırmadan tıkıştırdı ve uzun namlulu av tüfeğini sırtına attı. Dereköy ormanlarında yaban domuzundan ayıya, ne zaman neyle karşılaşacağınız hiç belli olmazdı.     

Köpeğin peşi sıra seğirtirken söyleniyor, nefesleri sıklaşınca bir ağaca dayanıp dinleniyordu. O zamanlarda Garip geri koşup havlayarak gelmesi için ısrarlarını belli ediyordu. 

“Valla bak bu sefer de telef ettiğin bir tavşan çıkarsa akşam balık yerine seni yerim it oğlusu!” 

İkinci kez soluklanmak için durduğunda çevresine bakmayı akıl etti yaşlı adam. Zaten derenin bu kaynağı daha evvel hiç gelmediği bir yerdi, şu anda ise ormanın bu kısmına daha önce hiç gelmemiş olduğunu fark etti. Bu ormanın kıyısındaki köyde doğmuş ve orada büyümüştü. Görünen o ki orada ölecekti de. Köyün girişindeki mezarlığa, anasının, babasının ve karısının yanına gömülmeyi umut ediyordu. 

Kafasını sallayıp elem verici düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştı. Her nedense ilerleyen yaşla beraber insanlar ölümü daha da çok düşünmeye başlıyorlardı. Gençken ayda bir aklınıza gelirdi ölüm, orta yaşlardayken haftada bir, yaşlanınca ise her gün yanı başınızdan ayrılmayan ısrarcı bir sevgiliye dönüşüyordu. Hatta günde birkaç kez uğradığı da olurdu. 

Garip gelip tekrar havladı ve o kara gözleriyle bilmiş bilmiş baktı. Rıza bu sefer onu takibe başlarken söylenmedi. Çevresine bakınıp nerde olduğunu kestirmeye çalıştı. Dereyi yaklaşık birkaç kilometre geride bırakmıştı. İki tepenin biraz güneyinde olmalıydı. Bulgaristan sınırını sağına almıştı. Yaklaşık yirmi beş veya otuz kilometre ötedeydi sınır. Şimdi ne derenin şırıltısı ne de kuşların, küçük yaratıkların sesleri duyulabiliyordu. Ormanın o kendine ait kakofonisinin yokluğunda oluşan derin sessizlik yaşlı adamı rahatsız hissettirdi. Sanki orman nefesini tutmuş gibiydi. 

Önünde kalın, yıllanmış ağaçlar göz alabildiğine uzanıyor, kafasını seri sağa sola çevirdiğinde sanki aralarında birileri dolaşıyormuş gibi illüzyonlar yaratıyorlardı. Her yalnız avcının bildiği bu hileye kanmayacak kadar yaşlıydı Rıza. Ormanda tüfekle öldürülmeyecek, insan çığlığı ile korkmayacak tek yaratık yoktu. Aslında böyle bakir ormanlar dünyada azalmaya başladığı için sahip olduğu bu lükse melankolik bir bağlılık da duyuyordu yaşlı adam. 

Arazi ufak bir eğim alıp yükselmeye başladı ve ağaçlar daha da sıklaşmış göründü.  Genelde yaşlı karaçamlar ve gürgenler vardı. Kısa bir yürüyüş sonrasında Garip’in durup havladığı şeyi gördü. En başta gözlerinin gördüğü bu garip oluşuma anlam veremedi ancak yaklaştıkça bunun doğanın kabul ettiği bir gariplik olup olmadığı ikileminde kaldı. 

Yetmiş senelik hayatı boyunca Rıza böyle bir şey görmemişti. Sanki omuz omuza vermiş gibi sadece yirmi otuz santim aralıklarla büyümüş ağaçlar birbirine girmiş dalları ve yaprakları ile doğal, sıkı bir duvar oluşturmuşlardı. Duvara birkaç adım kala durdu ve endişeyle çevresine baktı. Duvar bir eğim alarak iki yana uzuyordu. Garip ısrarcı havlamalarına devam ederken sanki sadece köpek ve kendisi dünyadaki son canlılarmış gibi hissetti. Böyle bir şeyi birileri görmüş olsa duyardı da, ağaçlara bakarak bu doğal çitin belki de yüzyıllardır burada olduğunu söyleyebilirdi. Kalın kabuklu ağaçlar o kadar koyu griydi ki güneş altında bile kara gibi duruyorlardı. Kalın gövdelerine ve yüksekliklerine bakarak bu ağaçları bildiği herhangi bir türle adlandıramadı. Bir botanikçi sayılmazdı ama doğma büyüme bir köy çocuğuydu. 

“Sus Garip!” Kanına dolan soğukluğu üzerinden atmak istediği için konuştu. 

Köpek bir an için sustu ama tekrar havlamaya başladı. 

Birbirine geçmiş garip ağaçların çevresinde yürümeye başladı Rıza. Yaşlı insanlar nedense bir şeye çok şaşırmıyorlardı. Hayat her zaman olduğundan daha sürprizli olmayı başarıyordu çünkü. Yine de içindeki rahatsız edici hisse ve omurgasındaki soğuk parmaklara anlam veremedi yaşlı adam. 

Birbirine girmiş ağaçların etrafını dolaştı, kabaca birkaç dakikada yürümüştü. Hafif eğimli bir tepenin üstünde, aralarında hemen hemen daire şeklinde birkaç yüz metre karelik bir açıklığı koruyan muhafızların çevresinde dolaşır gibi hissetmişti kendini. Sınıra giden yola fazla uzak değildi. Yürüyerek en fazla yarım saat. Nadir olsa da buralardan helikopter geçmişliği vardı, hem artık bütün dünyada internet ve uydu zımbırtıları ile her yerin göründüğünü duymuştu haberlerde. Ormanın içindeki yuvarlak bir arazi dikkat çekerdi. Eğer tabi bu dairenin içi boş ise. Her nedense öyle düşünmüştü yaşlı adam. Belki de içgüdü ile. 

Tam daireyi tamamladı ve köpeğinin havlamaktan yorulmuş olduğu yere geldi. Belindeki, bazen hayvan avladığında derilerini yüzmekte kullandığı uzun bıçağı çekti ve iki ağacın arasına yaklaştı. Elleri titriyordu,  her nedense kendini kutsal ve yasak bir günahı işleyecek gibi hissediyordu. 

Belki de ağaçların arasında bir hazine vardı. Özellikle çevresi sık ağaçlar dikilip gizlenmiş bir gömü. Eskiden bu yolların balkanlardan kaçan göçmenlere, Osmanlı yerleşimcilere, ondan da önce Bizans yolcularına ev sahipliği yaptığını biliyordu. Belki de çok eski ve gizli bir hazine vardı içeride. Bu düşünce sanki yüreğinin derinliklerinde hastalıklı yeşil bir ışık yaktı. Bu yaştan sonra paranın ve lüksün çok önemi kalmıyordu ancak adının haberlere çıkması, birkaç televizyon programına konuk olmak güzel olurdu. Eh tabi, yeni yapma dişler ve alafranga bir tuvalet de hiç fena olmazdı hani. 

Dili kurumuş dudaklarını yaladı. Ağaçların arasındaki dalları keserken sanki yaşlı adam yerini genç bir aşığa bırakmıştı. Sevdiği kadının kollarına ulaşmak için engelleri kesen tutkulu bir erkek gibiydi şimdi. İnce dalları kırıyor, kalınları bıçağının çentikli kısmı ile ısrarla kesiyordu. 

Garip, havlamasını duvardan sahibine kaydırdı ve şimdi her iki tarafa da havlıyor gibiydi. O boncuk gözleri ağaç dallarının zayıflamış koruması altından sahibine uzanan akıl çelici dalgaları görüyordu adeta. Köpek o hayvansı benliğiyle içeride çok çok eskiden beri yaşayan varlığı hissedebiliyordu. İçerideki koku çok kötüydü, daha evvel kokladığı her şeyden eski ve kötüydü. Adeta onu çıldırtıp cezp ederek buraya kadar çekmişti. Garip şimdi sahibini de getirmişti. O hayvansı benliğinde suçluluk mu hissetmişti? O her şeyi yenebilecek, kükreyen ateş kokan çubuğuyla her şeyi uzaklaştırabilecek sahibi şimdi o kötü kokuya bulaşmış gibiydi.   

Rıza, dalların arasından el büyüklüğünde bir boşluk açınca daha da heyecanlandı. Hayalleri sanki delinmiş bir barajın çatlayıp dağılması gibi önündeki bariyerleri aşmış gözlerinin önüne akmaya başlamışlardı. 

Şimdi artık tıp epey ilerlemişti. Eğer içerideki hazineyi bulur da istediğinden çok parası olursa şu mutluluk çubuklarından birini taktırır ve kendine göçmen bir eş alabilirdi. Şöyle uzun boylu sarışın bir kadın. Belki araziyi büyütür bir çiftlik yapardı kendine, birkaç at… 

Elerinin çizilmesine aldırmadan dalları kırmaya, görmeyen gözlerle önündeki deliği büyütmeye başladı. Sanki hipnotize olmuştu yaşlı adam, kesiyor biçiyordu. Nefes nefese kalmış, isyan içindeki vücuduna aldırmıyordu. İçerideki şeyin çağrısı çok güçlüydü. 

Belki de içeride kutsal bir şeyler gizliydi. Onu gençleştirecek ya da olduğundan daha güçlü yapabilecek bir şeyler. Rıza hayalperest biri değildi, hiç olmamıştı ancak şimdi kulağına bu hayaller o kadar gerçek ve o kadar olası geliyordu ki. 

Kısa sürede deliği aşağı doğru genişletip geçebileceği kadar bir açıklık yapmıştı kendine. Uzanarak içeri baktı, neredeyse kusursuz bir kürenin içi gibi toprağın göçmüş olduğunu gördü. Sanki yirmi metre çapında görünmez bir küre toprağın üzerinde duruyor gibi ağaçların arasında geniş bir çukur vardı. Kafasını çevirdi ve bu kusursuz çukurun ortasında yükselen karaltıyı gördü. Onun çağrısını, vaatlerini duydu. 

Rıza kilitlenmiş gözlerle, açtığı deliğe girdi ve öteki tarafa süründü. Garip sahibinin paçalarına atıldı ve ısırarak onu uyandırmaya, bu tarafa çekmeye çalıştı. Yaşlı adamın köpeği paçasından silkmesi kolay oldu. Tekmelenerek yere atılan köpek hemen ayakları üzerine sıçrayıp ciğerleri patlayacakmış gibi havlamaya başladı. Sahibi öteki tarafa geçmişti bile. 

Yaşlı adam düşe kalka yuvarlak çukurun dibine giderken, ortadaki kara ağacın ayrıntılarını daha da iyi seçmeye başladı. Kurumuş, çoktan ölmüş gibi görünen ağaç tıknaz ve delik deşikti. Bir zamanlar dalları olsa bile şimdi yalnızca gözeneklerle dolu bir gövdesi kalmıştı. Onun da içi boşalmış gibiydi. Sanki bomboş bir kabuktu ağaç.  Ama Rıza yaklaşırken ağacın hiç de boş olmadığını biliyordu. Kalp atışları hızlanmış, bedeni sanki uyuşmuştu. Bilinci arkadan çığlıklar atıyor, yanlış bir şeyler olduğunu haykırıyordu. Çevredeki ağaçlar tepede içeri doğru eğilmişler sanki güneş ışığını bile engellemeye çalışan doğal bir kubbe oluşturmuşlardı. 

Yaşlı adam ağaca birkaç adım kala durdu. İçinde köpüren hayaller ve çağrılarla boğuştu. Gerilerde çığlıklar atan benliği kötücül bir hissin varlığını dile getiriyordu ancak onu etkileyen çağrı çok çok daha güçlüydü. Kuru ağacın gövdesine yaklaşırken içeride bir şeylerin kımıldadığını fark etti. Sanki çoktan gücünü kaybetmiş ölmek üzere olan bir yaratık ya da tam tersi bu dünyaya daha gözlerini yeni açmış canavar bir bebek gibi halsizce bir kımıltı. Ağaçtan kubbenin boğduğu güneş ışıkları altında bile seçilen koyu yeşil bir kımıltı. 

O şey her neyse kediden büyük olamazdı. Ancak ne o şeyin tehditkar kımıltısını ne de artık bitap bir şekilde arkasından yükselen havlamaları duyuyordu Rıza. Hayatı boyunca görmediği bir şey görüyor, hayatı boyunca hissetmediği canlılıkta hissediyordu kendini. Sol kulağında bir ıslaklık hissettiği ve kulağının kanadığını fark etti ama aldırmadı. Artık hiçbir şey önemli değildi, artık hayat önemli değildi. Her şey onun olabilirdi çünkü düşlediği her şeyi vaat eden bir hazine bulmuştu. Tanrısını bulmuştu.

Yaşlı adam kafasını kuru gövdedeki yarıklardan birine uzattı ve bir anda yeşil bir parlama görüş alanını kapladı. 

Yeşil ışık gözlerini doldururken tek bir şeyden emindi; artık asla ölmeyecekti.

1535660_574768415938603_2115579726_n

Tanrının Üvey Evlatları kitapçılarda korku sever okurları bekliyor…

Reklamlar