Etiketler

, , ,

Aşağıdaki hikayecik “Firavunlar” isimli yeni kitabımdan alıntıdır;

Tanrılar Yükselirken

Geçtiği her yere hayat veren bir yılan gibi yeşil yuvasında akan bir nehir; Nil.

Çevresini sarmış, uykudaki sinsi bir düşman; Çöl.

Nil’in çocuklarını kolları arasına almak, sıkmak, kurutmak ve hayatlarını onlardan çalmak isteyen çölün sert gerçeğine meydan okuyan kavimlerin kıskandığı bir devlet; Mısır.

On binlerce insanın kan ve ter döktüğü topraklarda yükselen taştan iskeletler; Piramitler. Tanrıların çocuklarının kendine uygun gördüğü edebi istirahat yeri, ölümsüzlüğe geçiş kapıları…

Yıl milattan önce 2560…

Gökteki kavurucu güneş sanki Nil’i bile kurutacak kadar sıcak. İki buçuk tonluk taştan blokları tahta iskelelerde sürükleyen işçilerden biri yere yığılıyor ve ustabaşı büyücülerden birini çağırıyor. Elinde asasıyla işçinin yanına diz çöken kadın rahip zorla soluk alan adamın burnundan kan sızdığını fark ediyor ama adamın yüzünde bir gülümseme çünkü biliyor ki kutsal bir işi yaparken tanrıların huzurunda ölüyor. Çatlamış dudaklarından bir kelime dökülüyor, son bir istek. Elinde asasıyla eğilmiş Amon Rahibesi, geniş yapraklardan yapılmış gölgeliğin altında Nil’den gelen balıkları kurutan, her gün itinayla kesip temizlenen inek, koyun, oğlak ya da keçi etlerini pay eden aşçı başlarına işaret ediyor ve bir Nil Nehri’nin suları içerisinden çıkarılan ıslak koyun derisine sarılmış bir testi getiriyorlar ivedilikle.

Testinin içinde arpadan imal edilmiş tatlı bir rayihaya sahip bira var.

Rahibe itinayla testiyi son nefeslerini tüketen, güneşin kızarttığı cilde sahip adamın dudaklarına uzatıyor. Adam dudaklarının arasından sızan bir damlayı zorla yutabiliyor. Gökyüzündeki ateş topu tüm görüşünü doldurmuş, görebildiği yalnızca gölgeler. Gökyüzünde uçan bir şahin, kulaklarını dolduran kumların arasından ulayan bir kurt ve içindeki yaralanmış organlarını kanatan akrepler.

Şahin, kurt ve akrep.

Horus, Anubis ve Scorpion.

Tanrıların onun için gelmiş olduğunu biliyor. Gözlerini daimi karanlığa kaparken dudaklarında son bir dua kırıntısı kalıyor. Hayatını kaybeden işçi, mezarının da piramide yakın yapılacağını ve böylesine kutsal bir işte çalıştığı için ruhunun tanrılar tarafından sorgulanırken hafif olacağını biliyor son nefesinde. Ve karanlık.Yüzünde bir gülümseme…

Diğer işçiler bunu her gün olan sıradan bir olaymış gibi algılıyor ve çalışmalarını aksatmadan en fazla kaçamak bir bakış atıp rahibenin son dualarını ettiği işçinin yanından geçip gidiyorlar. Biliyorlar ki hepsinin böyle bir sonu olacak ve biliyorlar ki tanrının seçilmişleri olarak burada hizmet verdikleri için piramidin çevresindeki mezarlara gömülecekler ve ruhları kurtulmuş olacak. Tüm bu cefaları ölümden sonraki yaşamlarını garanti altına almak için.

Yüksek bir tepede, kolunda altın bilezikler, saçlarının itinayla örülüp parlak tokalarla tutturulduğu ve gözlerine kökboyalarıyla rimeller çekilmiş bir adam, altındaki karıncalar gibi çalışan insan güruhunu izliyor. Ne de olsa tüm insanları onun mezarı için çalışıyorlar. Firavun Khufu duygularını yüzüne yansıtmadan yarısı tamamlanmış piramide bakıyor ve kendisi bilmese de yüzyıllar sonra da ayakta kalacak, tüm dünya tarafından hayranlıkla kabul görecek devasa yapıyı karışık duygularla izliyor. Yüz binlerce iki buçuk tonluk taşlar üst üste koyularak müthiş bir mimari mucize yaratıyorlar.

O ki, tanrıların seçilmişi, tanrıların soyundan gelen, tanrıların koruduğu Firavun Khufu, o bile bu muhteşem yapı karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Sarayının gölgeleri arasında aynı bu taşlardan yükselen mezarı gibi yükselen Mısır’ı düşünüyor.   Hükmettiği bu hükümdarlığın nasıl başladığını, nasıl bugünlere geldiğini ve nasıl bir kadere ilerlediğini düşünüyor. Bir insan değil, bir Firavun, tanrıların yeryüzündeki temsilcisi ve Ra’nın oğlu olarak yapıyor bunu ve inanıyor ki düşünceleri bile dünyanın kaderine yön veriyor…

Aynı oraya gelip bir uygarlığın ilk tohumlarını atan Akrep Kral gibi, aynı tanrıların soyundan gelen ve Mısır’ı birleştiren ilk Firavun, Atası Menes gibi… O bile zamanın kendini ve halkını nereye taşıdığını bilmiyor. Acaba ataları da ölümden sonraki yaşamlarında kurduğu hükümranlığın bu zamanları göreceğini hayal etmiş miydi? Ya da Tanrılar onlara bunu söylemişler miydi? Çünkü tanrılar uykularında Firavun Khufu’ya kehanetler fısıldıyorlar, bir çağın onunla başlayacağı ve yine bir çağın onun kanıyla biteceği kehanetleri…

Firavun Khufu bu fısıltıları göz ardı edemiyor ve atalarını merak ediyor… Her şeyin nasıl başladığını merak ediyor…

FİRAVUNLAR

Yayınlandı!

Reklamlar