Etiketler

, , , ,

Platonik Felaket

O dağılmış saçlarının uçarı duruşu arasına gömmek isterdim dudaklarımı. Kokusuyla akciğerlerimi boğarak ölmek. Ölüm anlam kazanırdı o zaman.

Omzuma dokunan elinin hissi ve ellerimle kavradığım benliğinin güçlü ışığı yıkıyordu huzursuz ruhumu. Lanetli yanlışımın tüm inancıma ihanet ettiğinin bilincinde olarak hoşlanıyordum senden. Öylesine özgürdün, cesurdun, benim yaşamak istediklerimi yaşamıştın. Yine de hayallerin benle o kadar aynıydı. Sen umursamıyordun… Aynı zamanda tüm dünyayı umursuyordun. Çocuklar, yarınlar için endişeleniyordun ve kutsaldı yaptığın her şey… oysa ben, ofisin içinde, masanın arkasındaki ben, modern zamanların şeytanlarını besliyordum. Duyguları boğan, dokuz altıları taşan vardiyalarda yaşıyordum.

Sen bedenini benimkine güvenle yaslıyordun. Oysa karşında nükleer sızıntı içindeki bir yürek atıyordu. Gülüyordun kahkahalarla her komik şeye, ben endişeyle sırıtırken. Öylesine dolu yaşıyordun işte, öylesine anlık…

Dosttum, dost olarak kalmak yetmiyordu. Seni tanıdığım anda kaybetmekten korkmaya başlamıştım çünkü.

İçimde bir sen beslemiyorum seni boğacak ve beslemeyeceğim de, kendime sözüm var. Ama sen beni yeterince boğuyorsun zaten. Rüyalarıma RTÜK’ün Türk Televizyonları’nda asla yayınlayamayacağı sahnelerle giriyordun. Başrolde ben vardım, bir de sen… başka kimse yoktu. Tüm şehir, tüm dünya, tüm evren boştu…

Siyah martılar uçuyordu…

Öylesine yalnızdık birlikteyken bile ve öylesine birlikteydik yalnız kalınca. Ey benim aptal ruhum. Neden Tanrı bu kadar üç kağıtçı ve oyuncu ki… Şükür…her anımıza, ancak seninle geçirdiğim her dakika dostluk yalanlarına sarılı olacak geleceğimize inandığım için…eğer dürüst olursam seni kaybedeceğim ve geleceğimizdeki harika olasılıkları da…

Sen seviyordun iyi bir adamı. O iyi adam seni seviyordu. Gerçek şu ki hiç kıskanmadım sizi. Hiç kötü düşünmedim, bozulduğunuz, kavga ettiğiniz anlarda bile adım atmadım sana doğru. Yaşadığın tüm o masallarda beyaz atlı prensin atı, şatosu, karizması vardı. Oysa ben sadece kralın soytarısıydım. Gülen, güldüren. Makyajının altında ağlayan umutsuz bir soytarı… Belki de bazen mahremini paylaşma cesareti gösterdiğin samimi bir dost… Sen prensestin, belki fark ettin soytarının yeteneğini ama beyaz atlı prensle devam ettin.

Gecede bir kaçak vardı tüm o geçmişimizi akıtan. Bencilliğimiz içinde benlerle boğulurken senlere geçtiğimiz. Karşı masadaki adamın duygularını tahmin etmeye çalıştığımız ya da çılgınlıklarımızı makarnaya sos yaptığımız anlar vardı. Öylesine kısaydı birlikte geçirdiğimiz zaman ve öylesine sonsuz, birkaç saat içindeki milyarlarca saniye arası boşlukla dolu.

Kader doğru mu dokudu… farklı dokur muydu? Dokusa iyi olur muydu?

İyi ya da kötü… Olacak olan olur ve her seçiş bir vazgeçiştir… Başka türlüsü olmazdı…

Çünkü denize gece girilirdi… alkollüyken…

Hayatta farklı olanlara aşık olunurdu…

Şehir uzaktı, şehir hayatı büyüyünce yaşanan bir olguydu…

Köy hayatı bana bir lükstü…

Köfte yerken parmak yalamak ya da yolda koşarcasına yürümek çok doğaldı…

Sen hep çocukları severdin… Olgunlarla dost olurdun…

Ben, aptal ben, seninle geçirdiğim birkaç ayda seni tanıdığımı sanardım…

Sen kendini senelerce adadığın insana yanardın ve hala onun için iyisini isterdin…

Damarlarda akan müzikle yaşamayı bilirdim… Sen yaşardın…

Sen her zaman düşünmenin sorumluluğundaydın… Ben hafızamı kaybedip her şeyden kurtulmuş olmanın lüksünü arardım…

Sen endişeleniyordun beni gecede yalnız bıraktığın için, adamına giderken… Ben azcık kızıyordum… Sana kızamam biliyorsun… ya da sana… Biliyorsun işte, en azından artık biliyorsun.

2006

“Platonik Felaket” isimli çalışmamdan alıntılardır. Farklı kısımlardan oluştuğu için parça bütünlüğü teşkil etmemektedir.

Reklamlar