Etiketler

, , , ,

02_rare_gadgets

 

 

Gizli Kapıların Anahtarları 

Şifreleme, tarihin gizemli sayfalarından günümüze kadar eşsiz bir yolculuk gerçekleştirdi. Güvercinlerin ayağına yazılan şifreli mesajlardan, bilgisayarımızı açan dijital sayılara kadar bu gizli marifetin etkileyici tarihini gözlerinizin önüne seriyoruz. 

Da Vinci’nin Şifresi, Kuran’ı Kerim’im Şifresi derken son yıllarda hepimizi bir şifre telaşı aldı gidiyor. Bilgisayarımıza, telefonumuza, banka hesaplarımız koyduğumuz şifreler yetmedi bir de hayatı şifrelemekle uğraşıyoruz. Peki nedir bu şifre merakı? İnsanlar neden şifrelere gerek duyar, nereden çıkmıştır bu şifreleme hevesi? İsterseniz gelin şöyle şifrelemenin tarihine kısaca bir göz atalım. 

Şifrelemenin tarihinin Eski Yunan uygarlıklarına kadar dayandığını görmekteyiz. Heredot’un bize ulaşan anlatılarına göre şifreli bir mesaj göndermek istediklerinde kölelerin saçları kesilir, kafa derisine mesaj yazılır ve saçlarının uzaması beklenirdi. Birkaç ay sonra köle hedefine doğru yola çıkar, ulaştığı yerde saçları tekrar kesilerek mesaj alınırdı. Eh, ilk şifrelerin biraz uzun zamanda hedefine ulaştığını kabul etmek gerek. 

Daha sonra tarihin yaprakları arasında ünlü şifrecilerden Roma İmparatoru Julius Sezar ile karşılaşıyoruz. Sezar, generallerine gönderdiği mesajları başkalarının okumasını engellemek için basit bir “kaydırma” tekniği kullanırdı. Alfabeye göre harfleri üç yana kaydırırdı. Örneğin “A” yerine “D”, “B” yerine “E” harfini koyarak kelimeleri oluştururdu. 

Şifreler, tarihte pek çok imparatorluğun devrilmesinden, savaşların kazanılmasına kadar nice badirelere sebep olmuşlardır. Mesela, 1587 yılında adamlarıyla iletişimde kullanılan şifresi çözülen İskoçya Kraliçesi, İngiliz Kraliçesi’ne suikast planı sebebiyle yakalanıp idam edilmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanların çözmemesi için Amerikalılar bir kerelik bloknot yöntemi geliştirmişlerdi. Bu sistemde şifrelenecek metin ASCII kodundaki karakterlere dönüştürülür ve bir defaya mahsur olarak kullanılan gizli anahtar da onunla mesajı okuyan kişiye ulaştığı an mesajla beraber imha edilirdi. Bu basit sistem sayesinde savaş boyunca Amerika mesaj güvenliğini sağlamayı başardı. 

İkinci Dünya Savaşı esnasında ise Almanların efsanevi şifreleme makinesi Enigma ile kırılmaz kodlar oluşturarak haberleştikleri bilinmektedir. Ruslara esir düşen bir Alman gemisinden çıkan bir makinenin İngilizler tarafından çözülmesi sayesinde Almanların iletişim güvenliği kırılmış, ona göre hazırlanan taktikler sayesinde savaş kazanılmıştır.

P1010122

 

 

Klavyesinden girilen karakterlerin içindeki üç diskli algoritmalar sayesinde farklı şekillere kodlayan Enigma makinesi daha sonra beş ve sekiz diske çıkarılmış olsa da İngilizler IBM bilgisayar sistemi ile bu kodları kırmayı başarmıştır. Tabi ki ancak ellerine sağlam bir Enigma makinesi alıp inceledikten sonra. 

Tarihteki etkilerini gördükten sonra daha başka nelerin şifreleme tekniği ile gözlerden gizlendiği bilinmez ancak özellikle son yıllarda bilgisayar kullanımın da yaygınlaşması ile beraber kişisel güvenlik ve şifreleme bir kez daha manşetlerdeki yerine tırmanmayı başardı. 

Günümüzde her ne kadar şifreleme teknikleri yüksek teknik bilgi gerektiren logaritmik sistemlerle yapılsa da iddia edildiği kadar güvenli olmadığı birkaç olayla görülmekte. Bugün yapılan yüksek güvenlikli şifrelemeleri bir bakıyoruz birkaç gün sonra kırmayı başarmış durumdalar. Bu da bize tek bir noktayı kanıtlıyor, kırılmaz bir şifre yöntemi yok ya da henüz keşfedilebilmiş değil. 

Her ne kadar güvenli bir teknik uygularsak uygulayalım kullanıcılarımızın, yani şifre koyucu ve şifre çözücülerimizin bizler, yani insanlar olduğunu unutmamak gerek. Bilgisayarımızdaki dosyalara, bankamızdaki hesabımıza, evimizin güvenlik mekanizmalarına birçok şifre girebiliriz. Hatta bu şifreler dünyanın en güvenli sistemleri tarafından üretilmiş de olabilirler. Ancak biz bu şifreyi bir yerlere yazıp ortalıkta bırakırsak ya da ortalarda dile getirirsek herhangi bir sistemin etkinliği yiter gider. 

Şimdi işin daha ciddi bir boyutunu düşünelim. Özellikle yeni araştırmalar yapan ya da rekabeti yüksek bir sektörde gizli formüllerle çalışan dev şirketleri ele alalım. Onların güvenliği yalnızca matematiksel kodlara dayanmıyor. Parmak izi, göz tarayıcılar, ses tanıma sistemleri… 

Kulağa casus filmlerindeki gibi gelebilir ama parmak izi, retina tarama gibi ek güvenlik sistemlerinin de kandırılabildiği bilinmektedir. Dokunduğumuz her yere parmak izleri bırakıyoruz, onlar kolayca alınabilir ve kopyalanabilir. Resimlerimiz sayesinde retina haritalarımız çıkarılabilir. 

Şifreleme sanatı, sanat demek doğru olacak çünkü son zamanlarda gerçekten bir çok yazılım ve algoritmik kombinasyonun yanı sıra resimler ve videolar bile kullanılmaya başlandı, her ne kadar kendini bulsa, her ne kadar gelişimini sürdürürse sürdürsün yukarıda bahsettiğimiz “insan” faktörü olduğu sürece kusurlu olmaya devam edecek. Zaten olayın en başına dönüp baktığımızda alfabeler, sayılar gibi semboller de bizim doğayı anlamak ve birbirimizle iletişim kurmak için kullandığımız şifreler değiller mi? Şimdi ise birbirimizle kurduğumuz iletişimi güvenli hale getirip üstünü kat kat örtmek için çalışıyoruz. Dediğimiz gibi kötü niyet var olduğu sürece şifreler de devam edecek. Oysa, özele, düşünceye saygıyı geliştirmiş olsak belki de şifreleri tarihteki ait olduğu ilkel sayfalara geri yollayabiliriz.  

Belki de bu sayede hayatta şifreler belirleyip, şifreler çözmekle uğraşmaktan ziyade hayattan zevk almayı da öğrenmiş oluruz. 

 

Hazırlayan: Bahadır İçel 

Not: Bu yazı daha evvel “Okul” dergisinde yayınlanmıştır.  

Reklamlar