Etiketler

, , , , ,

schoolgirl

Önlükler, yakalar, beslenme çantaları ve mataralar… Geçmişin gereklilikleri unutulup giderken geleceği de geçmişin gereksiz illüzyonları ile kaplama çabası hala sürüyor. Kanıtlanmış gerçek diyor ki; tek tip üniforma, tek tip insan yetiştirmenin yalancı yansımasından başka bir şey değildir.

Pazartesi.

Sabah saat 7.00.

Annemiz, Pazar akşamı o siyah önlüğümüzü ütülemiş.

Beyaz yaka da bir güzel yıkanmış ve ütü yüzü görmüş.

Annemiz plastik, dikdörtgen bir beslenme çantasının içerisinde bir dilim ekmek, bir dilim peynir, üç beş kara zeytin, bir elma ve el kurulama bezimizi yerleştirme telaşı içerisinde.

Biz ise çoktan o çizgi karakterlerin süslediği, dikdörtgen, daha sırtımıza asma aparatı ülkemizde yaygınlaşmadığı için iş adamlarının çantasına benzeyen, tek bir el tutmacı olan okul çantamıza defter ve kitaplarımızı yerleştirmeye çalışıyoruz.  

Muhtemelen birazdan bir elimizde okul çantamız, bir elimizde beslenme çantamız ve omzumuza asılı mataramız ile koşarak mahalledeki okulumuza, zil çalmadan evvel yetişmeye çalışacağız. O siyah önlüğümüz tebeşir tozuna, bahçedeki çamura bulanacak ve muhtemelen mataramızdan üzerine döktüğümüz suyla ıslanacak.

Fazla değil, yirmi – yirmi beş yıl evvelden söz ediyorum. Hala Yerli Malı Haftası’nın en önemli gün sayıldığı, testleri çocukların yalnızca bir yerlere girme sınavlarında görerek o anki becerileri ile yaptığı zamanlardan. Birinci sınıftan beşinci sınıfa tek bir öğretmenin tüm dersleri verdiği, yakanın düğmesinin her seferinde kopmayı başardığı zamanlardan. Özellikle teneffüs ya da öğle arası maçlarında önlük düğmelerinin de sık sık esir tutuldukları iliklerden firar etmede usta oldukları zamanlardan.

Her ne kadar o nostaljik görüntüler melankolik kokularla hislerimizi ablukaya almış olsalar da o önlük ve sımsıkı yaka ile özellikle bahar ve yaz aylarında sınıfta oturmak tam bir işkence sayılırdı. Hayır, büyüdük, önlüğün yerini ceket, yakanın yerini kravat alıverdi birden. Esarete devam… O kadar okudum, o kadar yazı yazdım ama ben hala o yakanın ya da kravatın ne için kullanıldığını çözebilmiş değilim. Fakat çocukluktan ergenliğe nedense hep boynumda bir boyundurukla dolaştım.

Öyle aman aman atletik biri olmasam da beden eğitimi dersleri, sırf önlükten kurtulduğum için garip bir sempati yaratmıştır hep bende. Spor kıyafetlerimizi giyerek salonda ya da bahçede kültürfizik hareketleri yapmak her hafta iple çektiğim eğlenceli saatlere dönüşmüştür. Belki de tek tip eşofman pahalı olduğundan bizim mahalle okulunda en azından eşofmanımızı kendimiz getirebiliyorduk. Yoksa onlar da önlüklerimiz gibi bir örnek olmak zorunda bırakılacaktı.

Vakti zamanında her şeyi bilen ve küçüklerin yerine düşünen büyüklerimiz tek tip önlüğün giyilmesiyle eşitlik sağlanacağına kanaat getirmişlerdi. Herkes birbirine benzeyecek, sefaletin ya da sefahatin üzeri kara önlükle kapatılabilecekti. Maddi imkanları olmayan öğrenciler herkes aynı elbiseyi giyince “ezik” hissetmeyecekti güya.

Hatırlarım zengin bir çocuk fazlasını getirip de fakir arkadaşlarını rencide etmesin diye o zamanlar beslenme çantasına muz, çilek gibi pahalı meyveler koymak yasaktı. O zamanlar zenginle fakir, fabrikacı çocuğu ile işçi çocuğu aynı sırayı paylaşır, birbirlerinin hayallerine ortak olmayı başarabilirlerdi ve önlükleri onların gerçek kimliklerini gizleyip onları “olması istenen” öğrenciye çevirebilirdi güya.

Büyüklerimiz çok kötü yanılmışlardı.

Belki Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu formül işe yaramış olabilirdi ancak biz nispeten zeki bir nesil sayılırdık. Kimin nasıl kalem kullandığından, nasıl ayakkabı giydiğinden ya da pantolonunun markasından ne kadar zengin olduğunu az çok kestirebiliyorduk. Hayır, aynı mahalledeydik dedim ya, önlükler çıktığında birlikte oyun oynarken de biliyorduk arkadaşımızın yaşadığı yer ve yaşam şartlarını. Zengin olanın zenginliği, fakir olanın fakirliği hiç sorun olmadı bizim için, çocuktuk, birlikte eğleniyorduk. Birbirimize bu konuda laf söylesek de iki gün sonra unutup kan kardeş olabiliyorduk yeniden.     

Derken zaman geçti, biz birazcık daha büyüdük.  Öncelikle siyah önlüğümüz mavileşti, bu acaba eğitimin aslında kara bir zorunluluktan ziyade sevilebilecek bir süreç olduğunun dışsal bir yansıması mıydı, yoksa eğitim bakanlığının basit bir sevimli görünme çabası mı? O zamanlar bilemedik çünkü o zamanlar bilinçsizdik.

Şimdi büyüdük, bazı şeyleri daha iyi anlar hale geldik. Dünya bir küreydi ve giderek de küreselleşiyordu. Üzerine titrenen “tek tip öğrenci” yetiştirme uğraşı tutmadı, tutamazdı da. Bu ülkenin aynı düşünen, aynı davranan, farklılığın olmadığı insanlardan ziyade farklı düşünebilen, çözümcü ve yaratıcı insanlara ihtiyacı olduğunu fark ettik. Önlükler sadece bir illüzyon, bir kandırmaca idi ve bu sefer çocuklar bile bu illüzyonu sevmemişlerdi.

Ülkemiz serbest piyasa ekonomisi ile tanıştı, özel okullar sistemde yerlerini buldular ve eğitimi pek çok yenilikle tanıştırdılar. Üniforma anlayışı özel okulların modernleştirilmiş üniformaları ile yumuşadı. Zenginler, okudukları zengin okullarında istedikleri markaları ve markalı üniformalarını kendileri seçip giyebiliyorlardı. O üniformaları çıkardıklarında yeniden mahallede önlüklerini çıkaran arkadaşları ile oynayabiliyorlardı. Artık önlük denen kumaş kalkan yarılmış, sihri bozuluvermişti işte. Özel okullarda öğrencilerin dolapları, bilgisayarları ve laboratuarları vardı. Çantalar küçüldü, yemekleri kantinler ve özel yemek şirketleri tedarik etmeye başladı, o uzun beslenme teneffüsleri unutulup gitti. Artık devletimin de okullarında dolaplar, bilgisayarlar ve laboratuarlar var çok şükür.

Yeni nesil için üniforma artık tamamen boş bir zorunluluk çünkü kim zengin, kim fakir veya kimin düşüncesi ne, her öğrenci (ilkokullardakiler de) bir diğerinin farkında olabilecek kadar gözü açık. Anaokullarında üniforma zorunluluğu yok zaten.    

Bir de başka açıdan bakacak olursak okul kıyafetleri bazı aileler için önemli bir yük olabiliyor ve çocuğuna bir önlük alamadığı için yüreği kavrulan ana babalar karanlık düşünceleriyle baş başa “üniformalı çocuklara” bakıp duruyorlar.

Tek tip kıyafetin yalnızca tek düzelik, bireysellik, kendini gerçekleştirmenin engellenmesi ve yaratıcılığın azaltılması demek olduğunu biliyoruz. Çocuklar da biliyor. Dünyanın pek çok modern ülkesinde kıyafet zorunluluğu okulların kendi yönetmeliklerine bırakılıyor ve okulların bölgesel ya da yapısal kimliğine göre tam veya kısmi serbestlik kullanması uygun görülüyor.

Ülke olarak, eğitimciler olarak şekilciliği çoktan geride bırakıp çocuklarımızın kafasının içine, asıl ulaşmak istediğimiz noktaya girme zamanı geldi de geçiyor bile. Eğitimciler olarak bizler bunu başaramazsak, sağ olsunlar onlara sınırsız eğlence sunan televizyoncular ya da internet siteleri başaracaklar ve onların öğrettiği şeylerin çoğu da ne yazık ki masum değil. 

2007 – Bahadır İçel

Reklamlar