Etiketler

, , ,

Torunlarımız Wimbledon’da Bir Türk İzleyebilecek Mi?

 

Türkiye’nin öksüz kalmış sporu teniste ne zaman bir uluslar arası birincilik ülkemize gelecek bilinmez ama futboldan güreşe pek çok spordan alnının akıyla çıkmayı başarmış bu millet teniste sınıfta kalmış gibi görünüyor, hem de ta cumhuriyetin ilanından beri bu sporu yapıyor olmasına rağmen. Türkiye’de tenis neden gelişmiyor?

 

Tenisle tanışmamamız uzun yıllara dayanmasına ve tenis federasyonumuz cumhuriyetin ilanından hemen sonra 1923’te kurulmuş olmasına rağmen, geride bıraktığımız onca sene içerisinde hiçbir zaman büyük tenis başarılarına imza atmadık, atamadık. Hala ülkemizde tenisle amatör ya da profesyonel olarak ilgilenenlerin, yani tenis oynayanların oranı diğer modern ülkelere göre düşük, beklenilen ilgi yok. 

 

İşte neden sorusu burada devreye giriyor. Futbol, basketbol, halter, atletizm hatta su balesi… İki binli yıllara girmemiz ile birlikte pek çok dalda Türkiye atağa geçmesine rağmen tenis hala olduğu yerde sayıyor gibi. Birkaç cılız başarı da ne yazık ki o büyük çıkış için gerekli ateşi alevlendiremedi.

 

Peki, neden tenis, Türkiye’de gelişme şansı bulamadı?

 

Türkiye’nin tenis tarihine dönüp baktığımızda sayabileceğimiz çok az başarı var; bunların ilki 1930’da Sedat Erkoğlu ve Vahran Şirinyan çiftine ait. Balkan Şampiyonası’nda uluslar arası dalda birinci olan bu çiftimizi takip eden en başarılı tenisçimizi yirmi yıl sonra 1951’de tanıyacaktık. Nazmi Bari, bizi pek çok uluslar arası karşılaşmadan temsil etmiş, Wimbledon ön elemelerine katılmış, Amerika Davis Cup ve Grand Slam turnuvalarında dünyanın en ünlü tenisçileri ile karşılaşmıştı. 15 yıl boyunda Türkiye tenis şampiyonluğunu elinde tutarak bir rekora imza atan, çeşitli uluslar arası müsabakalarda birincilikler kazanan Nazmi Bari’nin uluslar arası turnuvalarla ilgili anıları da çok ilginç.

 

O yıllarda senede yalnızca bir çift ayakkabı, eşofman ve raket verilen tenisçimiz özellikle Amerikan Davis Cup’ta yaşadıklarıyla bizlere güzel bir ders veriyor. Bazı turnuvalarda ayakkabıları eskiyip delindiği için çıplak ayakla oynayan Nazmi Bari Davis Cup’ta ilk maçına çıkarken masaya top almaya gidiyor. Daha evvel yurt dışında çok fazla turnuvada bulunmadığı için topların, o zaman ülkemizde olduğu gibi ücretli verildiğini zannederek topun fiyatını soruyor ve aldığı yanıt gözlerine tırmanan yaşları zora tutmasını engelliyor.

 

“Burası Davis Cup, burada istediğin kadar topu bedelsiz alabilirsin.” diyor Amerikalı.

 

Nazmi Bari tam bu cevabın duygusal şaşkınlığı içindeyken masadan başka biri çok farklı bir soru soruyor. “Kaç kişi olarak sahaya gireceksiniz?” Nazmi Bari bu soruya anlamadan bakıyor, kaç kişi girebilir ki? Diğer ülkelerin tenisçileri antrenörü, doktoru, masözü, yardımcısı olmak üzere en az dört beş kişilik bir takım iken Nazmi Bari, Amerika’da yalnız.

 

O yıllarda ve şartlarda belki büyük beklentilerimiz olmayabilir tenis gibi bir spordan ancak sadece bir turnuvaya katılmış başarılı bir tenisçimiz koskoca bir spor tarihimizin belkemiğini oluşturuyorsa bu sporun neden ülkemizde gelişmediğini defalarca sormakta, sorgulamakta yarar var. Vakti zamanında zor şartlarla birçok şey başarabilecek kadar azimli sporcularımız olmasına rağmen, neden teniste büyük bir başarımız yok? Vizyon eksikliği mi? Tenis sporunun zorluğu mu? Masraflı olduğunu düşünmemiz mi?

 

Yazımıza yurt dışındaki tenisçiler ve başarılarıyla devam ederken bu soruları aklımızın bir köşesinde tutalım.

 

Dünyanın en prestijli tenis turnuvası olarak görülen Wimbledon’u en genç yaşta kazanan tenisçi unvanına sahip olan Boris Becker, o kupayı kaldırırken sadece 17 yaşındaydı. Alman tenisçi altı kez Grand Slam şampiyonu oldu ve olimpiyatlarda altın madalyaya uzandı.

 

Profesyonel tenisin unutulmaz isimlerinden biri de Wimbledon Şampiyonu İsveçli Björn Borg’dur. Wimbledon’u beş kez, üçü arka arkaya olmak üzere kazanan tek tenisçi ayrıca üç kez arka arkaya Fransız Açık’ı da kazanarak kırılması güç bir rekora imza atmıştı.

 

Amerikalı Jimmy Connors’un ise Wimbledon’da dört şampiyonluğu, Amerika Açık’ta beş şampiyonluğu vardı. Kupaları kazanmaya başladığında sadece yirmi yaşındaydı.

 

Avustralya Açık turnuvasını yedisi üst üste olmak üzere on kez kazanan bayan tenisçi Margaret Court da Wimbledon’da üç kez şampiyonluğa uzanmıştı.

 

Yavaş yavaş yakın tarihimize geldiğimizde kortları inleten isimler erkeklerde Amerikalı Andre Agassi, yine Amerikalı Peter Sampras; kadınlarda ise Alman Steffi Graf, Slovak Martina Hingis, Rus Anna Kournikova, Maria Sharapova ve Amerikalı Williams kardeşleri görüyoruz. Hemen hemen hepsi daha yirmili yaşlarının başındayken kupaya uzanmış, genç yaşta dünyaca tanınmış isimler haline gelmişlerdi. Tenisin prestiji onların özel hayatına sıçramış hatta manken, oyuncu olarak farklı kariyerler de bulmuşlardı.

 

Tenisin bu genç tanrıları başarılı yılları boyunca ünün yanında maddi kazanımlarıyla da isimlerini duyurdular. Şimdi biz bir sporda başarılı olmanın getirilerinden değil, dünyada tenisin başarılarının portresinden bahsediyoruz. Kısa bir karşılaştırma yapmamız gerekirse son yıllarda kazandığı başarılarla adını duyuran İpek Şenoğlu’muza bakalım. 27 yaşındaki bayan tenisçi teklerde en iyi üç yüz ve çiftlerde de en iyi yüz tenisçi arasına girmiş ve bize “çok büyük bir onur” yaşatmıştır. Sporcumuzun yeteneğini ve başarısını kutluyoruz yanlış anlaşılmasın. Ancak futbolda dünya üçüncüsü olmuş, basketbol, voleybol ve hentbolda uluslar arası şampiyonluklar kazanmış, halter, güreş, boks deyince akarsuları durdurmuş bir milletin ahvali olan bizler, teniste adımız bir kere geçse başarılıyız diye alkış tutuyoruz. Biraz dengesiz gelmiyor mu size de?

 

Peki, tenis neden Türkiye’de kök salıp gelişme şansı bulamadı?

 

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Verilen cevapların da çoğu yetersiz kalıyor. Yine de muhtemel sebepleri tekrar ele almak gerekirse; tenis, ülkemizde uzun süre zengin sporu olarak görüldü. Türk insanı tenis yapmanın bir maliyeti olduğuna inandı hep, belki altyapının yetersizliği belki de devlet desteğinin yetersiz olması bu intibahı uzun süreli kıldı. Dolayısıyla tenis son döneme kadar halkımız tarafından sahiplenilmedi.

 

Uzun yıllardır tenis federasyonuna ve kulüplerine sahip olmamıza rağmen teniste dünyaca parlayan bir yıldızımız, ekolümüz olmadı. Dolayısıyla gençler kendilerine idol bulamadılar, kendileri idol olabileceklerine inanmadılar.

 

Tenis, yapısı gereği kol gücü kadar teknik ve matematiksel zeka gerektiren bir spor oysa bizler gerek yapı gerekse de toplumsal bilinç olarak güç ve performans gerektiren sporlara daha yatkınız. Tenis çoğu sporseveri yapmak ve izlemek konusunda diğer sporlar kadar tatmin etmiyor demek ki. 

 

Sebepleri arttırsak da ulaşacağımız sonuç bariz. Türk halkı için hep zengin ve levantenlerin oyuncağı olarak görülen Tenis için durumları ne yazık ki hala değiştirebilmiş değiliz. Son zamanlarda tenis Hülya Avşar, İpek Şenoğlu gibi isimlerle tekrar gündeme gelmiş, pek çok sitenin tesisleri arasında tenis sahaları eklenmiş olsa da yine de hala o profesyonel başarı alt yapısı oluşmuş değil. Tenisseverler, yani amatör olarak tenisle ilgilenenler ve tenis maçlarını izlemekten büyük keyif alanlar, son zamanlarda artıyor olsa da öksüz kalmış bu evrensel spor dalı ülkemizde hala kurtarıcısını/kurtarıcılarını bekliyor gibi. Kurtarılmaya alışmış bir halk olarak bu bekleyişi uzatabiliriz… Acaba torunlarımız Wimbledon’da bir Türk izleyebilecek mi? Bu soruya olumlu bir cevap vermek şu şartlarda zor gözüküyor. Ama Türkler şaşırtmayı sever, öyle değil mi?  

 

Hazırlayan: Bahadır İçel  (SporPlus Dergisi İçin Hazırlanmış Bir Yazının Eskizi)

Reklamlar