Kuralsız

Posted in Şiirler etiketler ile , , , on Ağustos 3, 2009 by bahadiricel

Kuralsız 

Bir yalan mı bu sığındığım?

Geçmişteki gençliğimin avuntusu,

Bir gölge hayallerden gerçeğe düşmüş.

Kırık bir aynada yansımış,

Faili meçhul bir görüntü gibi,

Sessizlikle kutsanmış,

Çığlıkların koridorunda yatan

Bir ceset

Bir ceset torbası…

 

Kollarında bir güven,

Korkuyla sıçradığım rüyalardan uzak,

Bir sığınma çabası,

Umarsız uykulardan çalınacak.

Bir yalnızlık arası,

Ömür sonuna kadar sürsün diye

Tanrıya ve kadere iman yeniden,

Kayıp olanı bulan,

Kendi kayıp ruhun,

Silueti içler acınası.

 

Yitip gitmiş sevdiklerin,

Mezar taşlarından yapılmış bir gemi

Selden kurtulmak için çifte ruhları doldurduğum,

Bir hayal serüveni

Ellerde kılıç, omuzda çanta, gözlerde umut

Ve prenses

Ve cüceler

Ve altınlar

Ve ejderha.

 

Gözleri aralamak tekrar,

Hayat dediğimiz rendeye

Binalar gökyüzünü yırtan

Beton cesetleri insanlığın

Kesilmiş taşların çığlıkları

Ayakkabılarımın altında

Kalbi durmuş anıların

Geleceğin ıssızlığında.

 

Uzak ormanlarda atan bir yürek,    

Sen ve benden başka kimsenin kalmadığı bir evren,

Güneşler bütünü

Patlamak üzere.

İnceldiği yerden kara deliklerin

Zaman akıp gitmek üzere,

Kırılmış bir kum saatinden

Firar eden kum zerrecikleri kılığında

Tebdil-i kıyafet.

 

Bir ten korkusu,

Teninin kokusuna karışmış.

Aşk dudaklarının ıslaklığında

Aslı gözyaşlarının.

Ve delik yüreğinden akan

Duyguları tutacak kabın sıcaklığı

Ellerimi yakan,

Maskelerin karanlığı

Yüzümü acıtan.

 

Ve aslan

Ve balık

Ve ceylan

Ve yılan

Ve kurt

Ve kartal

Ve kederli bir kuğu

Ve isimsiz düşman…

 

Ve biçimin kaybetmiş mısralar bütünü,

Eksik noktalamalarla yola çıkmış,

Bir yalanlar konçertosu

Kuralları yıkılmış edebiyatın,

Cümle olamamış kelimeler

Boğuyor benliği

Benlikleri

Ve sızı…

 

Kayboldum, bulsana beni…

 

Bahadır İçel – Ağustos 2007

Ah Şu Amerikan Dizileri: Teksas Polisi

Posted in inceleme etiketler ile , , , , on Temmuz 28, 2009 by bahadiricel

walker_texas_ranger

Ah Şu Amerikan Dizileri: Teksas Polisi (Walker, Texas Ranger)

Chuck Norris, Amerikalılar için yaşayan bir efsane. Adına açılan internet siteleri mi dersiniz, oyuncakları mı dersiniz, filmlerinin özel dvdleri mi dersiniz… İkinci sınıf filmlerin vazgeçilmez Amerikan Ninja’sı Chuck’ı ekranlara taşımak tek kelimeyle harika bir fikirdi. Başında şapkası, altında atı, klasik Amerikalı tavrıyla Chuck’ın arzı endam ettiği dizinin her bölümünde bir suçlu güzelce dayak yiyerek  kanun tarafından yakalanıyordu. Hiçbir orijinalliği olmayan ve kendini tekrardan bıkmayan bu dizi Amerika’da dokuz sene yayınlandı ve ülkemizde de genellikle gece yarısı ya da hafta sonu kuşaklarında bol bol döndü. Ne diyelim bazıları klasik ve klişe sever. Umarım bu sözümüzü Chuck abimiz duymaz, valla dövmek için evinden kalkar gelir maazallah…

chuck-norris

Şairler Sonbaharda Ölür

Posted in Şiirler etiketler ile , , , on Temmuz 16, 2009 by bahadiricel

Şairler sonbaharda ölür,

Yapraklar hazan sarısı dökülür.

Topraktan tek bir gözyaşı süzülür,

Yüreğin o sırlı aynası örtülür.

.

Sahipsiz kalır dizeler,

Mısraların arası açılır,

Ne redif ne kafiye,

Gülemezler yaratıldığı neşe ile.

.

Bir çocuk bir şiir okur,

Yaşlı bir adam kör kalır,

Bir isim unutulur,

Bir şiir kaybolur zamanın içinde.

.

Gökyüzü kapanır kendi içine,

Tanrı küfreder kurduğu düzenine.

Yağmurla hayalleri büzülür,

Şairler sonbaharda ölür.

.

.

Bahadır İçel

Temmuz 2009

Ah Şu Amerikan Dizileri: Uzay Yolu

Posted in inceleme etiketler ile , , , , , , , on Temmuz 2, 2009 by bahadiricel

star_trek_csg_031

Uzay Yolu (Star Trek)

Amerikan televizyon sektörünü dile getirip de o unutulmaz Uzay Yolu’ndan söz etmemek çok büyük bir ayıp olurdu. 1966 yılında yayınlanmaya başlayıp da 1969 yılına kadar süren ilk seri ülkemizde ancak yetmişli yıllarda gösterilme şansı buldu. Daha sonra beyaz perdeye transfer olup on film olarak maceralarına devam edecek Atılgan (Enterprise) ekibinin Kaptan Kirk’ü de, Mr. Spock’ı da tüm dünyada dillere pelesenk olacak hatta ülkemizde Sadri Alışık’ın başrolünde oynadığı  “Turist Ömer Uzay Yolunda” isminde bir film de çekilecekti.

1987 yılında Next Generation (Yeni Jenerasyon) ismi ile kaptanlık koltuğu yerini Jean-Luc Picard’a, akıllı sağ kol görevi ise bir robot olan Data’ya bırakılmıştı.  Yeni Jenerasyon Uzay Yolu yedi sezon yayında kaldı ve doksanlı yılların sonunda ülkemizdeki çeşitli özel kanallarda yayınlanma şansı buldu. Daha sonra Voyager gibi farklı yan diziler de ekranda boy gösterse de ilk yayınlanan zamandaki orijinalliği ve ihtişamı yakalayamadılar. Yakın dönemde tamamen genç ve yeni bir kadro ile Atılgan yeni bir maceraya başladı. Haydi hayırlısı diyelim, insanoğlunun hiç gitmediği, evrenin keşfedilmemiş yerlerindekiler merak içinde kalmıştı zaten, bizim buralara Atılgan ne vakit uğrar diye.

23_StarTrek_Enterprise_NX01starship_wallpaper_s

Platonik Felaket

Posted in Günlük etiketler ile , , , , on Haziran 22, 2009 by bahadiricel

Platonik Felaket

O dağılmış saçlarının uçarı duruşu arasına gömmek isterdim dudaklarımı. Kokusuyla akciğerlerimi boğarak ölmek. Ölüm anlam kazanırdı o zaman.

Omzuma dokunan elinin hissi ve ellerimle kavradığım benliğinin güçlü ışığı yıkıyordu huzursuz ruhumu. Lanetli yanlışımın tüm inancıma ihanet ettiğinin bilincinde olarak hoşlanıyordum senden. Öylesine özgürdün, cesurdun, benim yaşamak istediklerimi yaşamıştın. Yine de hayallerin benle o kadar aynıydı. Sen umursamıyordun… Aynı zamanda tüm dünyayı umursuyordun. Çocuklar, yarınlar için endişeleniyordun ve kutsaldı yaptığın her şey… oysa ben, ofisin içinde, masanın arkasındaki ben, modern zamanların şeytanlarını besliyordum. Duyguları boğan, dokuz altıları taşan vardiyalarda yaşıyordum.

Sen bedenini benimkine güvenle yaslıyordun. Oysa karşında nükleer sızıntı içindeki bir yürek atıyordu. Gülüyordun kahkahalarla her komik şeye, ben endişeyle sırıtırken. Öylesine dolu yaşıyordun işte, öylesine anlık…

Dosttum, dost olarak kalmak yetmiyordu. Seni tanıdığım anda kaybetmekten korkmaya başlamıştım çünkü.

İçimde bir sen beslemiyorum seni boğacak ve beslemeyeceğim de, kendime sözüm var. Ama sen beni yeterince boğuyorsun zaten. Rüyalarıma RTÜK’ün Türk Televizyonları’nda asla yayınlayamayacağı sahnelerle giriyordun. Başrolde ben vardım, bir de sen… başka kimse yoktu. Tüm şehir, tüm dünya, tüm evren boştu…

Siyah martılar uçuyordu…

Öylesine yalnızdık birlikteyken bile ve öylesine birlikteydik yalnız kalınca. Ey benim aptal ruhum. Neden Tanrı bu kadar üç kağıtçı ve oyuncu ki… Şükür…her anımıza, ancak seninle geçirdiğim her dakika dostluk yalanlarına sarılı olacak geleceğimize inandığım için…eğer dürüst olursam seni kaybedeceğim ve geleceğimizdeki harika olasılıkları da…

Sen seviyordun iyi bir adamı. O iyi adam seni seviyordu. Gerçek şu ki hiç kıskanmadım sizi. Hiç kötü düşünmedim, bozulduğunuz, kavga ettiğiniz anlarda bile adım atmadım sana doğru. Yaşadığın tüm o masallarda beyaz atlı prensin atı, şatosu, karizması vardı. Oysa ben sadece kralın soytarısıydım. Gülen, güldüren. Makyajının altında ağlayan umutsuz bir soytarı… Belki de bazen mahremini paylaşma cesareti gösterdiğin samimi bir dost… Sen prensestin, belki fark ettin soytarının yeteneğini ama beyaz atlı prensle devam ettin.

Gecede bir kaçak vardı tüm o geçmişimizi akıtan. Bencilliğimiz içinde benlerle boğulurken senlere geçtiğimiz. Karşı masadaki adamın duygularını tahmin etmeye çalıştığımız ya da çılgınlıklarımızı makarnaya sos yaptığımız anlar vardı. Öylesine kısaydı birlikte geçirdiğimiz zaman ve öylesine sonsuz, birkaç saat içindeki milyarlarca saniye arası boşlukla dolu.

Kader doğru mu dokudu… farklı dokur muydu? Dokusa iyi olur muydu?

İyi ya da kötü… Olacak olan olur ve her seçiş bir vazgeçiştir… Başka türlüsü olmazdı…

Çünkü denize gece girilirdi… alkollüyken…

Hayatta farklı olanlara aşık olunurdu…

Şehir uzaktı, şehir hayatı büyüyünce yaşanan bir olguydu…

Köy hayatı bana bir lükstü…

Köfte yerken parmak yalamak ya da yolda koşarcasına yürümek çok doğaldı…

Sen hep çocukları severdin… Olgunlarla dost olurdun…

Ben, aptal ben, seninle geçirdiğim birkaç ayda seni tanıdığımı sanardım…

Sen kendini senelerce adadığın insana yanardın ve hala onun için iyisini isterdin…

Damarlarda akan müzikle yaşamayı bilirdim… Sen yaşardın…

Sen her zaman düşünmenin sorumluluğundaydın… Ben hafızamı kaybedip her şeyden kurtulmuş olmanın lüksünü arardım…

Sen endişeleniyordun beni gecede yalnız bıraktığın için, adamına giderken… Ben azcık kızıyordum… Sana kızamam biliyorsun… ya da sana… Biliyorsun işte, en azından artık biliyorsun.

2006

“Platonik Felaket” isimli çalışmamdan alıntılardır. Farklı kısımlardan oluştuğu için parça bütünlüğü teşkil etmemektedir.

Ah Şu Amerikan Dizileri: Charles İş Başında

Posted in inceleme etiketler ile , , , on Haziran 9, 2009 by bahadiricel

charles in charge photo

Charles İş Başında (Charles In Charge)

Giriş müziği duyulduğunda işi gücü bırakıp ekran başına koştuğumuz, vay be o kadar kızın var, ona rağmen eşek kadar üniversite öğrencisini evine alıyorsun diye aile babasına söylendiğimiz, bir yandan da sık sık özendiğimiz sempatik bebek bakıcımızın eğlenceli maceralarını izlediğimiz dizi. Amerika’da 1984 yılında başlayıp beş sezon yayınlanma şansı bulan dizinin çoğu bölümünün ülkemizde gösterilmiş olması büyük bir şans. Herhalde aile dizisi olması Rtük tarafından onay görmüştür ancak yine de ben ilk kelamını ettiğim mevzuu nasıl gözden kaçırdılar anlamadım. Ben bedavaya bebek bakıcılığı yapacağım diye şu güzel ülkemizde bir aileye gitsem beni sopayla döverler, üstüne üstük sapık diye çeşitli kalıcı hasarlar da bırakırlardı o ayrı. Bir de diziye dair her şeyi anladım da Charles gibi eli yüzü, niyeti düzgün adamın Buddy gibi işe yaramaz bir kankası nasıl olur onu çözemedim.

Dip Not: Buddy büyümüş ama iş yarar biri olmuş mu bilemem, ahanda bir kaç sene evvel çekilmiş fotosu;

0000047208_20080310161705


Gizli Kapıların Anahtarları

Posted in inceleme etiketler ile , , , , on Haziran 1, 2009 by bahadiricel

02_rare_gadgets

 

 

Gizli Kapıların Anahtarları 

Şifreleme, tarihin gizemli sayfalarından günümüze kadar eşsiz bir yolculuk gerçekleştirdi. Güvercinlerin ayağına yazılan şifreli mesajlardan, bilgisayarımızı açan dijital sayılara kadar bu gizli marifetin etkileyici tarihini gözlerinizin önüne seriyoruz. 

Da Vinci’nin Şifresi, Kuran’ı Kerim’im Şifresi derken son yıllarda hepimizi bir şifre telaşı aldı gidiyor. Bilgisayarımıza, telefonumuza, banka hesaplarımız koyduğumuz şifreler yetmedi bir de hayatı şifrelemekle uğraşıyoruz. Peki nedir bu şifre merakı? İnsanlar neden şifrelere gerek duyar, nereden çıkmıştır bu şifreleme hevesi? İsterseniz gelin şöyle şifrelemenin tarihine kısaca bir göz atalım. 

Şifrelemenin tarihinin Eski Yunan uygarlıklarına kadar dayandığını görmekteyiz. Heredot’un bize ulaşan anlatılarına göre şifreli bir mesaj göndermek istediklerinde kölelerin saçları kesilir, kafa derisine mesaj yazılır ve saçlarının uzaması beklenirdi. Birkaç ay sonra köle hedefine doğru yola çıkar, ulaştığı yerde saçları tekrar kesilerek mesaj alınırdı. Eh, ilk şifrelerin biraz uzun zamanda hedefine ulaştığını kabul etmek gerek. 

Daha sonra tarihin yaprakları arasında ünlü şifrecilerden Roma İmparatoru Julius Sezar ile karşılaşıyoruz. Sezar, generallerine gönderdiği mesajları başkalarının okumasını engellemek için basit bir “kaydırma” tekniği kullanırdı. Alfabeye göre harfleri üç yana kaydırırdı. Örneğin “A” yerine “D”, “B” yerine “E” harfini koyarak kelimeleri oluştururdu. 

Şifreler, tarihte pek çok imparatorluğun devrilmesinden, savaşların kazanılmasına kadar nice badirelere sebep olmuşlardır. Mesela, 1587 yılında adamlarıyla iletişimde kullanılan şifresi çözülen İskoçya Kraliçesi, İngiliz Kraliçesi’ne suikast planı sebebiyle yakalanıp idam edilmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanların çözmemesi için Amerikalılar bir kerelik bloknot yöntemi geliştirmişlerdi. Bu sistemde şifrelenecek metin ASCII kodundaki karakterlere dönüştürülür ve bir defaya mahsur olarak kullanılan gizli anahtar da onunla mesajı okuyan kişiye ulaştığı an mesajla beraber imha edilirdi. Bu basit sistem sayesinde savaş boyunca Amerika mesaj güvenliğini sağlamayı başardı. 

İkinci Dünya Savaşı esnasında ise Almanların efsanevi şifreleme makinesi Enigma ile kırılmaz kodlar oluşturarak haberleştikleri bilinmektedir. Ruslara esir düşen bir Alman gemisinden çıkan bir makinenin İngilizler tarafından çözülmesi sayesinde Almanların iletişim güvenliği kırılmış, ona göre hazırlanan taktikler sayesinde savaş kazanılmıştır.

P1010122

 

 

Klavyesinden girilen karakterlerin içindeki üç diskli algoritmalar sayesinde farklı şekillere kodlayan Enigma makinesi daha sonra beş ve sekiz diske çıkarılmış olsa da İngilizler IBM bilgisayar sistemi ile bu kodları kırmayı başarmıştır. Tabi ki ancak ellerine sağlam bir Enigma makinesi alıp inceledikten sonra. 

Tarihteki etkilerini gördükten sonra daha başka nelerin şifreleme tekniği ile gözlerden gizlendiği bilinmez ancak özellikle son yıllarda bilgisayar kullanımın da yaygınlaşması ile beraber kişisel güvenlik ve şifreleme bir kez daha manşetlerdeki yerine tırmanmayı başardı. 

Günümüzde her ne kadar şifreleme teknikleri yüksek teknik bilgi gerektiren logaritmik sistemlerle yapılsa da iddia edildiği kadar güvenli olmadığı birkaç olayla görülmekte. Bugün yapılan yüksek güvenlikli şifrelemeleri bir bakıyoruz birkaç gün sonra kırmayı başarmış durumdalar. Bu da bize tek bir noktayı kanıtlıyor, kırılmaz bir şifre yöntemi yok ya da henüz keşfedilebilmiş değil. 

Her ne kadar güvenli bir teknik uygularsak uygulayalım kullanıcılarımızın, yani şifre koyucu ve şifre çözücülerimizin bizler, yani insanlar olduğunu unutmamak gerek. Bilgisayarımızdaki dosyalara, bankamızdaki hesabımıza, evimizin güvenlik mekanizmalarına birçok şifre girebiliriz. Hatta bu şifreler dünyanın en güvenli sistemleri tarafından üretilmiş de olabilirler. Ancak biz bu şifreyi bir yerlere yazıp ortalıkta bırakırsak ya da ortalarda dile getirirsek herhangi bir sistemin etkinliği yiter gider. 

Şimdi işin daha ciddi bir boyutunu düşünelim. Özellikle yeni araştırmalar yapan ya da rekabeti yüksek bir sektörde gizli formüllerle çalışan dev şirketleri ele alalım. Onların güvenliği yalnızca matematiksel kodlara dayanmıyor. Parmak izi, göz tarayıcılar, ses tanıma sistemleri… 

Kulağa casus filmlerindeki gibi gelebilir ama parmak izi, retina tarama gibi ek güvenlik sistemlerinin de kandırılabildiği bilinmektedir. Dokunduğumuz her yere parmak izleri bırakıyoruz, onlar kolayca alınabilir ve kopyalanabilir. Resimlerimiz sayesinde retina haritalarımız çıkarılabilir. 

Şifreleme sanatı, sanat demek doğru olacak çünkü son zamanlarda gerçekten bir çok yazılım ve algoritmik kombinasyonun yanı sıra resimler ve videolar bile kullanılmaya başlandı, her ne kadar kendini bulsa, her ne kadar gelişimini sürdürürse sürdürsün yukarıda bahsettiğimiz “insan” faktörü olduğu sürece kusurlu olmaya devam edecek. Zaten olayın en başına dönüp baktığımızda alfabeler, sayılar gibi semboller de bizim doğayı anlamak ve birbirimizle iletişim kurmak için kullandığımız şifreler değiller mi? Şimdi ise birbirimizle kurduğumuz iletişimi güvenli hale getirip üstünü kat kat örtmek için çalışıyoruz. Dediğimiz gibi kötü niyet var olduğu sürece şifreler de devam edecek. Oysa, özele, düşünceye saygıyı geliştirmiş olsak belki de şifreleri tarihteki ait olduğu ilkel sayfalara geri yollayabiliriz.  

Belki de bu sayede hayatta şifreler belirleyip, şifreler çözmekle uğraşmaktan ziyade hayattan zevk almayı da öğrenmiş oluruz. 

 

Hazırlayan: Bahadır İçel 

Not: Bu yazı daha evvel “Okul” dergisinde yayınlanmıştır.  

Ah Şu Amerikan Dizileri: Two And A Half Men

Posted in inceleme etiketler ile , , on Mayıs 25, 2009 by bahadiricel

0000043367_20070924130012

 

Two And A Half Men

Kendini beğenmiş reklam müzikleri bestecisi Charlie’nin hayatı, eşinden ayrılan abisi Alan ve oğlu Jack’in onunla kalmaya başlaması ile değişecektir. Çapkın, yatağından kadın eksik olmayan Charlie bir aile olmayı öğrenirken Alan ise eski karısını unutup hayatına devam etmesi gerektiğini öğrenecektir. Her ne kadar dram bir konu gibi dursa da her saniye insanları kahkaha boğma kapasitesi bulunan, zekice yazılmış diyalogları ile dikkat çeken bir dizi “Two And A Half Man”. 2003 yılından beri Amerika’da yayını sürüyor ve ülkemizde de Cnbc-e kanalında yayınlanıyor. Dizinin en büyük kozu doksanların macera ve komedi filmleri jönü Charlie Sheen.

Reconstructing Bahadır…

Posted in Günlük etiketler ile , , , on Mayıs 14, 2009 by bahadiricel

İş değiştirdim.

Ev değiştirdim. 

Yeni işimle beraber Kocaeli 1. Kitap Fuarı’nın tüm reklam ve tanıtım çalışmalarının içinde buldum kendimi. Kısa bir süre sonra yepyeni yazılar, şiirler, incelemeler ve umutlar yüklenmiş şekilde döneceğim. Birazcık müsaade…

(Kocaeli 1. Kitap Fuarı 30 Mayıs – 07 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek, Kocaeli ve çevre illerdeki tüm kitap severlere duyrulur. Bu sefer bir yazar olarak değil de organizasyon ekibinden biri olarak orada olacağım.) 

kocaeli kitap

Modern Dünyanın Tanrıları

Posted in Günlük etiketler ile , , , , , , , on Mayıs 5, 2009 by bahadiricel

Akşamdı.

İş çıkışıydı.

Otobüslerde eve gitmeye çalışıyordum. Aracın cılız ışığında güç bela okuyabildiğim kitabın sayfalarından başımı kaldırmıştım. Kayıp insanların yüzlerindeki kabullenmişlik ifadesi bir an için bana çok ağır gelmişti. O makus kaderini kabullenmiş insanlar, hayatları sanki o kadar gereksiz ve uzunmuş gibi saatlerini yollarda geçirebiliyor, dünyanın onca yeri varken çivisi çıkmış bu şehrin çevresine bir hayvan leşinin çevresine üşüşen sinekler gibi üşüşüyorlardı. Ölümden sonra hayat yoktu bu şehirde çünkü bu şehir zaten ölümden sonraki hayatı yaşıyordu. Günah ve sevaplarını sırtına yüklemiş insanlar geçici bir göç kurbanından başka bir şey değillerdi. Burada doğmuş olanlarsa göçenlerin ceremelerini paylaşıyorlardı hiç sızlanmadan. Benim doğduğum toprak bu şehrin sınırları içinde olsa ben ne kadar gelen varsa atmaya bakardım gözünün yaşına bakmadan. Bu şehrin taşına toprağına altını ilk yapanlar karıştırmamıştı ki. Sonradan gelenler serpiştirmişti meçhul yerlere, kulaklara yerleştirdikleri dedikodular gibi. Sanki dünyanın en değerli mücevheriymişçesine yedi düvel paylaşamamıştı bu şehri. Biçare körler ülkesi. Körler gelmişti buraya ilk, Khalkedon demişlerdi. Nerden bilirlerdi gözünün görmediği yere insanların tüm fazlasını çekeceklerini. Yo, aslında gayet normal olmalı bu, insanlığa yüzyıllarca körler hükmetmemiş miydi? Hala körler hükmediyordu. Bir avuç toprak parçası için döktüğü kanı, öldürdüğü çocukları, ana babasız bıraktığı yetimleri göremeyecek kadar kördüler hepsi de.

Doğruyu söyleyenleri asmaya, bir şeyler yapmak isteyenleri kesmeye meraklı bu körler günümüze kadar getirmişler ve ütopyalarındaki o kölelik imparatorluğunu kuruvermişlerdi.  Haklarını yememek lazım çok didindiler, çok uğraştılar. Roma köleliği sistemleştirdiğinde tarihi barbarlıktan kurtaran bir güneş imparatorluğu olarak yükseliyordu. Daha sonra Hıristiyanlık ve Müslümanlık gelecek,  en azından insanı başka bir insanın köleliğinden kurtaracaktı. Önünde diz çökeceğimiz tek şey yaratıcımız olacaktı ve o da bir yere kadar kabul edilebilir bir makullüğe sahipti. Eh, ne de olsa bizim yaratıcımız oydu, varoluşumuzu ona borçluyduk.

Daha sonra bilim geldi ama zannediyorum biz onu ıska geçip iki dünya savaşı yaptık ve gücü ekonomiye, sisteme, emparyale bırakıverdik. Bir anda tapındığımız Tanrı damarlarımızdaki kana ve oradan da elimizdeki mülke sıçrayıverdi. Görünür, elle tutulur bir hal aldı.

Şimdi hepimizin yeni tanrıları var. Modern dünyanın tanrıları… Önünde diz çöktüğümüz, her gün kurban vermekten mutlu olduğumuz tanrılarımız. “Ulaşım”a hayatımızı, zamanımızı veriyoruz o da karşılık olarak bizi uzaklara, aslında yakındaki uzaklara götürüyor. “İnternet”e bilgimizi veriyoruz ve o da her seferinde parmaklarıyla adını (www) zikretmemizi istediği yetmezmiş gibi bizi cinsellikle, dedikoduyla şeytana peşkeş çekiyor. “Şirket”e vücudumuzu ve beynimizi veriyoruz, o da bize tanrıların tanrısına, “Para”ya dokunma kutsiyetini bahşediyor ve “Para”ya ruhumuzu veriyoruz ki o da bize daha sağlıklı, daha mutlu, daha huzurlu ve daha rahat bir hayat versin diye. Çoktan hepimiz Müslümanlığı terk ettik ahali, kimse kimseyi kandırmasın. Oysa hayatımızda asıl gereken şeylere; sağlığımıza, sevdiklerimize, umutlarımıza gereken değeri versek belki gençlik gitmeden asıl yaratanımıza birazcık daha vakıf olabiliriz. Yoksa ölüm korkusuyla sarıldığımız dualarımızın kefareti hepimiz için muazzam olacaktır. İster inanın, ister inanmayın ama ölümden sonraki hayatı yaşıyoruz ve bunun ötesi yok.  

 

Bahadır İçel