Nüfus: Ruhuna El Fatiha

a_certain_cemetar

Nüfus: Ruhuna El Fatiha

(Population: R.I.P.)

O en çok mutfağını severdi. Yemek yemeyi. Bol yağlı pirzolalar, pamuk gibi yumuşacık biftekler, bin bir çeşniyle lezzetlenmiş yahniler, çıtır çıtır kızartmalar, limona yatırılmış palamutlar, levrekler hamsiler, ton balıkları, çeşit çeşit pizzalar, bol acılı kebaplar, dürümler, köfteler, içinden eritilmiş peyniri, kıtır ekmeği eksik olmayan çorbalar, sosları dünyanın dört bir yerinden gelmiş salatalar, makarnalar, bol şerbetli tatlılar, arasından meyvelerin suları sızan pastalar, tartlar, sütlaçlar, üzümler, kavunlar, karpuzlar…  Hayattaki en büyük zevki yemek yemekti anlayacağınız. Bu yüzden ölünce mutfağına gömülmeyi vasiyet etmişti.

Elbette bunu yapamazlardı. En azından yapamayacaklarını düşünüyorlardı. Ev kendisinindi, arsa da ve kendini yaktıran insanlar şöminenin üzerinde durabiliyorlarsa pekala o da yemek masasının altına huzurla yatabilirdi. Karısı ve onu gerçekten sevmiş olan iki çocuğu vasiyeti açıp da gerekli izinleri gördüklerinde ilk yaptıkları şaşırmak oldu. Babalarını mutfağa gömebileceklerine değil babalarının yemekten başka bir şeyle ciddi anlamda uğraşmış olmasına şaşırmışlardı daha çok.

Havayı ve kokuyu geçirmeyecek bir tabut yapıldı, mutfağın zemini kırılıp ufak bir çukur açıldı ve sayılı dostlarının katıldığı bir törenle toprağa verildi. Çok fazla kişi çağırmamalarının en önemli nedeni mutfağın yeterince geniş olmamasıydı. İkincisi de bu yapılana itiraz edecek çok fazla insanla uğraşmak istemiyor oluşlarıydı.

Yerdeki toprak kabartı, mermerden bir mezarlıkla kapatıldı ve yatay olarak bir mezar taşı hazırlandı. Ertesi gün yemek masası eski yerine çekilmişti bile. Evin reisi yemek masasını altında huzurlu bir ölüydü artık.

İlk üç gün ailesi mutfağa girmekte zorlandılar. Bir ay boyunca ise o masada yemek yemediler. İnsanoğlu unutmaya ve kabullenmeye yatkın olduğu için kısa bir süre sonra her şey normale döndü. Çoğu zaman ayaklarının dibindeki yükseltide babalarının yattığını unutarak gayet neşeli zamanlar da geçirdiler bu masada.

Bir gün  “Beni de lavabonun altına gömün.” dedi ölü adamın karısı, lahdin üzerindeki masada yemek yerken. Önce şaka yaptığını zannedip ciddiye almadılar. Ancak yıllar sonra annelerinin yazılı vasiyetinde bunu gerçekten istediğini gören çocukları, kısa süreli ikilemlerini kadının isteğini yerine getirerek çözeceklerdi. Annelerinin taştan lahdi banyo küvetinin yanında yükselirken evlerinde biriktirdikleri ölülere daha da alışmaya başladı iki kardeş. Ancak amcaları gelip de televizyonun karşısına gömülmeyi istediğinde buna dur demenin vakti olduğunu düşündüler. 

Yine de geç kalmışlardı. Anne ve babalarının kendi evlerine gömülmüş olması çoktan aile eşrafı ve komşular tarafından duyulmuş, iki sokak yukarıda hakkın rahmetine kavuşan emekli bir pilot kendini çatısına gömdürmüştü. Onlar bu soruna çare bulmaya çalışadursunlar hiç evlenmemiş yaşlı komşuları bahçedeki köpek kulübesinin altına mezarını hazırlatmaya koyulmuştu bile. İşte basının ilgisini de bu sıralar çektiler. Masanın altındaki mezar belki dikkat çekmezdi ama birinin çatıya gömülmesi ve çatıdaki sanduka görüntüsü gözden kaçacak gibi değildi.

Birkaç gün sonra ölen birinin kendini İstanbul Boğazı’nın dibine gömdürdüğünü duydular. Biri de cesedini villasının merdiven sahanlığına gömdürmüştü. Bu ölüm sonrası otantik modasının dünyanın dört bir yanına ulaşması uzun sürmemişti. Bir kaç hafta içinde mütevazi ve dinine bağlı kalabalık bir kitle bunu bir ayıp ve günah olarak nitelendirmeye başlamıştı. Muhafazakar bu insanlar, bu yapılanın insan elinden çıkmış materyalleri ilahlaştırdığına dair sert savlar ortaya atıyordu. Radikal ve günlük hayata düşkün bir kesim içinse en pahalı avukatları tuttukları, devletten özel izinlerle en sevdikleri yerleri mezarlığı olarak ayarladıkları bir moda salgını olarak kabul görüyordu.

Çok geçmeden her köşe başını bir mezar aldı. Her evde birilerinin bir zamanlar sevmiş olduğu biri gömülüydü artık. Yatakların altı, duvarların arası, bahçeler, çatılar, dolapların içi…

Çok geçmeden aile mezarlıkları üzerine aileye ait evler dikilmeye başlandı. Ölülerimiz, olmazsa olmazımız gibi kanunlar tarafından koruma altına alınmaya başlandı ve devlet herkesin en azından sevdiği bir kişiyi yatak odasına gömmüş olması gerektiğine dair bir kanun da çıkardı.

Ölüler evlerimizde yaşamaya devam ederken biz de yaşayan ölülere dönüşmeye başladık. Şehrin üzerine sinmiş ölüm kokusuna bile alıştık. Çürümenin o ekşimsi rayihası egzoz dumanlarından ve çöplerimizden yükselen kokulardan daha kötü değil. 

Şimdi aslında şehir görünümlü bir mezarlıkta yaşıyoruz. Dört yanımızda hayaletler, bedenlerinden arta kalan kemikleri gece gündüz takırdatıyorlar.

Bahadır İÇEL – Ekim 2008

(Xasiork Dergi 5. Sayıda Yayınlanmıştır.)

 

Yorum Yapın