Olmayan “Kara Kule” Filmleri

Posted in Uncategorized on Ekim 5, 2011 by bahadiricel

In an alternative world “Dark Tower” is a movie series…

Yokum Ben Aslında, Yalnızsın Bu Kumsalda…

Posted in Günlük etiketler ile , on Eylül 26, 2011 by bahadiricel

Merhabalar,

Artan iş yoğunluğum ve daha evvel blogta da bahsetmiş olduğum romanımın yazımına başladığım için bir süredir buraya yeni bir şeyler ekleyemedim. Hayat hızla devam ederken onu yakalamakta zorluk çeken biri olduğumu fark ettim. İşten artan kalan zamanımı yazmaya, okumaya, birşeyler izlemeye ve elbette eşim ve dostlarımla paylaşmaya çabalıyorum. Önümüzdeki aylarda kişisel blogum olarak addetiğim bu bloga daha fazla girdi yapmaya dikkat edeceğim (vaatlerimi yazayım ki bağlayıcı olsun…) ancak daha günü birlik paylaşımlarım için beni twitter (Bahadir_Icel) ya da facebook (Bahadır İçel) üzerinden ekleyip takip edebilirsiniz.

Sevgilerle…

Not: Yukarıdaki resim mi? Louvre Müzesi’nin bahçesinde aylak aylak dolaşırken çekmişler, aşağıdaki fotoğraf da iş yerindeki yoğunluğumu gösteriyor…

Haziran Sıkıntısı

Posted in Günlük etiketler ile , , , , on Haziran 20, 2011 by bahadiricel

HAZİRAN SIKINTISI

Kendim hakkında yazmayı çok seven biri değilim. Günlük tutmayı zaman zaman denediysem de olmadı, sıkıldım. Yine de hayatımın çeşitli periyodlarını fazla olmasa da dönem dönem kaleme almışımdır.

Son dönemde “Karanlığın Ötesinde” serisinin çalışmalarını da tamamladıktan sonra çevremdeki dostlardan, değerli okurlarımdan neler yaptığıma dair sorular alıyorum. Bu yazı bu sorulara binaen yazıldı.

Öncelikle “Karanlığın Ötesinde” serisinin yanısıra yazımı tamamlanmış “Uzuv” isimli bir cinayet romanım da basılmayı bekliyor. Umuyorum ki bu yıl sonunda ya da 2012 başında onu da raflarda görmek kısmet olacak. Tecrübelerim bana bu gibi konularda kesin tarihler vermememi acı bir şekilde öğretti. Malum “Karanlığın Yolunda” ve “Karanlığın Yüreğinde” basımı planlanmasına rağmen çeşitli talihsizlikler yaşayıp basılma şansı bulamadı.

Sekiz ay evvel evlendikten sonra bir kaç ay kendime izin verip yazmaya ara vermiştim. Yılın başında yeni romanımın çalışmalarına başladım. Şu anda bir korku romanı olacak olan bu kitap  üzerinde çalışmalarım sürüyor. Zannediyorum yazımı yıl boyu sürecek, belki birazcık daha fazla. Henüz ilk taslağı tamamlamış değilim dolayısıyla henüz kimse görmedi, duymadı ve içinde ne olduğunu bilmiyor. Yayımlanma şansı bulacak mı? Hangi yayınevi ilgi gösterecek? vb. buna zaman karar verecek. Yalnızca hikayenin büyük kısmının doğup büyüdüğüm yer olan Kırklareli’de geçiyor olduğu ve Türk edebiyatında çok fazla örneği bulunmayan korku motiflerini, kendi kültürümüze ait bir altyapı ile harmanlayıp birşeyler ortaya çıkarmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Başarılı olup olamadığımın takdiri başta editörlere, daha sonra da siz okuyuculara kalacak. Yine de en iyi ihtimalle, 2012 sonu ya da belki 2013 yılı gibi yayınlanma şansı bulabilir.

Herşeye rağmen başta kendimi motive etmek, ikinci olarak da türü seven okuyucularda ufak bir beklenti oluşturmak amacıyla amatörce yapabildiğim bir iki görsel çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Umuyorum ki satır aralarındaki dostluğumuz sağlığım el verdiği ve kitaplarım basılma şansını bulduğu sürece sürecek…

Sıhhatle kalın…

Bandrolsüzler!

Posted in Duyuru/İlan etiketler ile , , on Haziran 4, 2011 by bahadiricel

 

Selamlar,

Geride bıraktığımız İzmir Kitap Fuarı’nda Karanlığın Ötesinde adlı eserim garip bir mağduriyete kurban gitti. Haberi aşağıda sizlerle paylaşıyorum, fazla yorum yapmak da istemiyorum, takdiri size kalmış. Umuyorum ki ilahi adaletin çarkları dönecek… Olaydan yeni haberim oldu, o değerli isimlerin arasına girmek gurur verici olsa da keşke böyle olmasaydı diyorum…

 

İzmir Kitap Fuarına Polis Baskını!

 İzmir polisi, 16. İzmir Kitap Fuarı’ndaki standlara baskın yaptı

İzmir polisi, korsan ve bandrolsüz yayınların satışını önlemek amacıyla Kültürpark’ta düzenlenen 16. İzmir Kitap Fuarı’ndaki standlara baskın yaptı. Operasyonda, 3 yayınevinin standındaki toplam 800 kitaba, daha ucuz kitaplara ait bandrollerin yapıştırıldığı belirlendi. Yayınevlerinin bu yolla haksız kazanç elde ettiği belirtilirken, olayla ilgili gözaltına alınan 3 çalışan ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.

Güvenlik Şube Müdürlüğü Fikri ve Mülkiyet Hakları Büro Amirliği ekipleri, yaptıkları çalışmalar sonucu 16. İzmir Kitap Fuarı’nda korsan ve başka kitaplara ait bandrollerin yapıştırıldığı kitapların satışının yapıldığı bilgisini aldı. Yapılan araştırmalar sonucu ekipler dün (pazartesi) takibe aldıkları 15 yayınevine şok baskınlar yaptı. Yapılan baskınlar sonucu 3 ayrı yayınevinde 800 kitabın üzerine başka kitaplara ait bandrollerin yapıştırıldığı ve bu şekilde satışa sunulduğu tespit edildi. Baskınlarda 800 kitaba el konulurken yayınevlerin standlarında görevli 3 kişinin ifadesi alındı. İfade veren üç kişinin kitaplardaki farklı bandrollerden haberleri olmadığını belirterek, “Bandroller matbaalarda yanlışlıkla yapıştırılmış olabilir” dedikleri öğrenildi.

ARALARINDA DÜNYA KLASİKLERİ VAR

Polisin yaptığı baskınlar sonucu kitap fuarında yayınevlerinin başka kitaplara ait bandrol yapıştırarak sattığı kitaplar arasında Dostoyevsky’nın Budala, Savaş ve Barış, Delikanlı, Balzac’ın Goriot Baba ile Recai Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası ile Bahadır İçel’in Karanlığın Ötesinde gibi eserlerinin yer aldığı öğrenildi.

BANDROLLERİ DEĞİŞTİRİYORLAR

Yayınevi sahiplerinin daha sonra savcı tarafından ifade için çağrılacağını belirten Güvenlik Şube Müdürlüğü Fikri ve Mülkiyet Hakları Büro Amirliği ekipleri, “Yayınevleri basacakları kitaplar için Kültür Bakanlığı’ndan bandrol alır. Bazı yayınevleri düşük fiyattaki kitabın bandrolünü yüksek fiyattaki kitaplara yapıştırıyor. Böylece vergi kaçırıyor veya hak sahiplerine ‘kitabın az sattı’ diyerek ona göre ödeme yapıyor. Ancak bizim özel şifre ile girdiğimiz Kültür Bakanlığı’nın sorgulama biriminde hangi bandrolün hangi kitaba ait olduğunu tespit edebiliyoruz. Tepit ettiklerimiz hakkında ‘usulsüz bandrollü kitap satmaktan’ işlem yapıyoruz” dedi.

2 İLE 4 YIL ARASI HAPİS CEZASI VAR

Fikir ve Sanat Eserleri Kanu’nun 81. Maddesi’ne göre usulsüz bandrollü kitap satanlar, 2 ile 4 yıl hapis cezasına çaptırılır. Hapis cezasının yanı sıra usulsüz bandrollü kitap satarak haksız kazanç sağlayan kişilere aynı zamanda 50 bin ile 150 bin TL para cezası verilir.

 

kaynak: haber365

Haberin aslı da şuradadır…

 

http://www.haber365.com/Haber/Izmir_Kitap_Fuarina_Polis_Baskini/

 

 

Cihatopya İmza Günü

Posted in Duyuru/İlan etiketler ile , , on Mayıs 16, 2011 by bahadiricel

TAHT KAVGALARI BAŞLADI!

Posted in inceleme etiketler ile , on Nisan 30, 2011 by bahadiricel

TAHT KAVGALARI

İlkbahar sezonunun bombası “Game Of Thrones” dizisi. Belki de tüm sezonun en büyük bombası kendisi.

Henüz bir kaç bölüm olmasına rağmen beni ekran başına kilitlemeyi başaran ve her hafta merakla bekleten fantastik bir dizi “Game of Thrones”; George R. R. Martin’in “A Song of Ice and Fire” isimli epik-fantastik seri kitaplarından uyarlama. Kitapları okumadım ancak orklar, elfler, büyücüler ve sihir dolu maceralar bekleyenleri önceden uyarayım. Dizide bunlar yok (henüz yok) ancak zeki kurtlar, ejderha yumurtaları ve devasa, buzdan bir duvarın ötesindeki bilinmeyen düşman gibi detaylar bizlere gerçeküstü tehlikelerin yakın olduğu işaretini veriyor.

Hikaye, Yedi Krallık diye anılan bir kıtada geçiyor, kralın sağ kolu ölünce Stark evinin Lordu Eddard Stark (Yüzüklerin Efendisi’nin Boromir’i Sean Bean, bu fantastik seride de şu ana kadar harika bir oyunculuk sergiliyor,  adeta döktürüyor) kral tarafından bu göreve atanıyor ve krallığın merkezine çağrılıyor. Elbette bu göreve atanması başta kral olmak üzere, krallığın tüm tehlikelere karşı korunmasından sorumlu olması anlamına geliyor. Krallık ise tahtı isteyen kaçak asiller, duvarın arkasındaki bilinmeyen, saray içi entrikalar gibi pek çok tehdit ile karşı karşıya. Kahramanımızı zorlu bir görev bekliyor.

Ana hikayeyle paralel bir şekilde anlatın farklı pek çok öykü de mevcut; Stark’ın çocukları, onları koruyan kurtlar, ne olduğu ve nasıl yapıldığı bilinmeyen ancak buzdan bir duvar olarak yüzlerce metre yükselen bir yapıda, dile bile getirilmeyen bir tehlikeye karşı  nöbet tutan Gözcüler, tahttan sürülmüş ve barbarların yardımıyla tekrar tahtı ele geçirmek için kız kardeşini barbar klan lideriyle evlendiren hırslı soylular, cüce prensler, ensest ilişkiler, piç evlatlar (soylu erkeklerin soylu olmayan kadınlardan peydahladıkları çocuklar)…  Dizi aslında karanlık ve sert bir yüzey barındırıyor fakat bunun uzun vadede avantaja mı, dezavantaja mı dönüşeceğini izleyip göreceğiz.

Oyunculukların çok başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor. Özellikle Lannister kardeşlerden cüce olanı canlandıran Peter Dinklage, daha evvel Terminatör dizisinden Sarah Connor olarak tanıdığımız Lena Headey ve elbette Sean Bean, yalnızca birer karakter olmaktan çıkıp sanki gerçekten o çağa ve o dünyaya aitlermiş gibi rahat bir şekilde ekranda arz-ı endam ediyorlar.

Bu aralar fantastik dizi hasretimizi ziyadesiyle gideren, ilk bölümlerinde beni hayal kırıklığına uğratan Camelot gibi dengesiz değil de gayet sağlam adımlar atarak kurgusunu oluşturan merak uyandırıcı bir çalışma Game Of Thrones. Türüne takılıp da kalmayın, dizi izlemeyi seven biriyseniz mutlaka göz atın, pişman olmayacaksınız.

Not: Etkileyici girişi (introsu) da ayrı bir seyirlik…


ALTERNATİF FİLM ÖNERİLERİ

Posted in Günlük, inceleme etiketler ile , , , , , , , , , , on Nisan 29, 2011 by bahadiricel

ALTERNATİF FİLM ÖNERİLERİ

Son zamanlarda artan iş yoğunluğumdan, yazmaya zaman ayıramamaktan, günlük işlerin telaşesinden şikayet edip dursam da iki ya da üç günde bir mutlaka oturup bir film izleme rutinimi bozmuş değilim. İnsanın sinefil olduğunu anladığı anlardan biridir herhalde bu.

Sizler için evde izleyebileceğiniz alternatif film önerileri hazırlayım dedim, aman yanlış anlaşılmasın alternatif sinema örneklerinden değil sinemalarda gösterim şansı bulmamış ya da sessiz sedasız sinemalarımıza uğrayıp gitmiş, DVD olarak (bir kısmı henüz Türkçe çıkmadı) bulabileceğiniz filmler.

Mümkün oldukça sizi detaya boğup sıkmamak için yorumları özet tutmaya çalıştım, izlemek isteyenlerle her filmi bilahare keyifle uzun uzadıya tartışabiliriz. (Kitaplar, filmler, diziler hususunda bana yazmaktan çekinmeyin; mail adresim bahadiricel@hotmail.com)

Gelelim “Bu Aralar Ne İzlesek” Listesine;

I SAW THE DEVIL

İsminin hakkını veren (I Saw The Devil – Şeytanı Gördüm) bir film kesinlikle. İçimizdeki şeytanı keşfetme yolculuğu.

Hamile nişanlısı bir seri katilin kurbanı olunca intikam peşine düşen bir ajanın değişimini gözler önüne seren film ilk andan itibaren hem seri katilin gözünden, hem de peşindeki intikamcının gözünden bize resmen “şeytan”ı anlatıyor. Keza filmin sürprizlerinden biri sayılmayacağı için söylüyorum; daha yarısı  bile olmadan katili bulup eline geçiren kahramanımız onu basitçe öldürme niyetinde değil. Yaptıklarını ödetmek için uzun süre acı çektirmek niyetinde. Bunu nasıl yaptığını öğrenmek isteyenlerin filmi izlemesi gerekecek, keza ilginç bir fikir gibi görünse de cin gibi bir seri katili öldürmeden bırakmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini film bize gerilimi en üst düzeyde tutarak göstermeyi başarıyor. Tek kusuru diyebileceğim, pek çok uzakdoğu filminde de şahit olduğumuz gibi, bazı sahneleri fazla abartması, aksiyonu neredeyse inanılması güç sekanslara dönüştürmesi. Nedense eli yüzü düzgün, gerilimi gayet iyi kotarılmış ve gerçekçi akan bir filmde absürt denebilecek aksiyon sahneleri zaman zaman izleyiciyi akıştan koparabiliyor. Gerçi aksiyonu seven de var ama bence bu sekansları aksiyon filmlerine saklamak daha yerinde olacak gibi.

Yer yer kan revan, organ parçalarına şahit olduğumuz, bir “Testere” kadar olmasa da, şiddet içerikli bir film olduğundan aile filmi kategorisine girmediğini itinayla belirtmek gerek.

Senaryosu, kurgusu ve elbette kadrosu dört dörtlük. Hele ki Oldboy’un “Oldboy”u (Minsik Choi); The Good, The Bad, The Weird’ın “The Bad”i (Byung-hun Lee) gibi daha önceki çalışmalarında izleyiciler tarafından beğeni toplamış Koreli oyuncuları da filme ciddi bir artı katmış.  Filmden hoşlananlar Kore Sinemasının yükselen yönetmenlerinden Jee-woon Kim’in diğer filmlerine de gönül rahatlığı ile göz atabilirler.

NOT: Bir de ne zaman bir Kore filmi izlesem, bu aşağıdaki Haunters (ve daha önce Memories of Murder – ki çok eğlenceli ve başarılı bir seri katil filmidir) için de geçerli, bu adamların ne kadar da bizlere yani Türklere ve Türkiye’ye benzediğini düşünmeden edemiyorum.


THE WAY

Dikkat dram var!

Tüm hayatını bir kenara bırakıp dünyayı gezmeye koyulmuş bir oğul. Onu bu (kendine göre) anlamsız maceradan vazgeçirmeye çalışan ama başarısız olan doktor bir baba. Oğlunun İspanya sınırında bir kazaya kurban giderek ölmesinin ardından hayatta belki de oğlundan başka biri  olmayan Tom yıkılmıştır. Yaşlı adam, cesedi almak için İspanya’ya gittiğinde oğlunun eski Hristiyan hacıların yürüdüğü yolu yürüdüğünü öğrenir. Oğlunu anlamak ve belki de son görevi olarak bu yolculuğu tamamlamak için Tom, kendine hiç uymayan bir kararla bu günler sürecek yolu yürüme kararı alır. Yolda karşılaştığı insanlar onun hayata farklı bakmasını sağlayacak, hayatta yeni dostlar ve amaçlar edinmesine yardımcı olacaklardır.

Muhteşem İspanya manzaraları ile süslenmiş, buram buram turistik reklam kokan bir film olsa da (ki zaten İspanyol – Amerikan ortak yapımı) yalnızca görün demeyip geçtiği yerlerin tarihini ve kültürünü de bir nebze bizlerle paylaşan bir film “The Way”.

Hele ki eski sinefillerin özlediği Martin Sheen, Emilio Estevez gibi isimleri yeniden kamera karşısında görmek ayrı bir keyif veriyor. Filmin yönetmeni Emilio Estevez, yönetmenlikte oyunculuktan daha iyi gibi duruyor.

“The Way”, basit, naif ve yer yer de eğlenceli bir film. Büyük beklentilere girmeden ekran başına oturanlar için çok keyifli bir seyirlik.

“EL Camino De Santiago” görülmeye ve yaşanmaya değer bir macera gibi duruyor.

 


 HAUNTERS

Haunters da bir Kore filmi. Daha çok bir Kore Sineması B filmi gibi. Sakın yanlış anlamayın, çok başarılı ve etkileyici bir film. Tahmin ediyorum bir kaç sene sonra Holywood’ta Nicolas Cage’li bir yeniden çevrimini görebiliriz.

Filmin konusuna kısaca değinmek gerekirse; insanların beyinlerini kontrol edebilecek üstün bir yeti ile doğmuş bir çocuk büyüdükçe bir yarı tanrı gibi sokaklarda dolaşıp istediğini yapan bir süper kötü adama dönüşmüştür. Tabi ki işi bittikten sonra, genelde soygun ve adam öldürme, insanlara olup biteni unutturduğu için kimse tarafından farkedilmemektedir. Ta ki eski hurdalık işçisi Kyu-Nam’la karşılaşana kadar. Kyu-Nam, bir otobüs çarpması sonrası mucize bir şekilde hızla iyileşen basit hatta aptal denebilecek kadar saf bir insandır. İşinden kovulunca kendini bir tefecinin dükkanında bulur. Doğaüstü beyin yıkayıcımızın bu tefeciyi soymaya gelmesi ile Kyu-Nam, bu adamın güçlerine karşı bağışıklğı olduğunu öğrenir. Adamın yaptığı kötü ve çirkin şeyleri, Kyu-Nam o her zaman doğrunun peşindeki iyi gönlüyle engel olmaya çalışacaktır. Fakat en yakınlarının bile birer kukla gibi elinde bıçakla üzerine gönderebilecek bir adama karşı ne şansı vardır ki?

Özellikle kötü adamımız, gücünü kullanırken göz bebeklerinde parlak bir halka oluşmaktadır ve gücünü kullanmak için kurbanlarını görmesi gerekmektedir, metro, sokak gibi yerlerde toplulukları kontrol edip kahramanımıza saldırttığı bölümler gerçekten ilgi çekici. Kötü adamımız belki de koşup kaçamasın ve gücünü bol bol kullansın diye tek bacağından yoksun. Protez bir bacağa sahip.  İyi adamımızın avantajı ise onu seven dostları ki bunlardan biri Ganalı biz zenci ve biri de Türk. Evet bir Kore filminden “Uzun İnce Bir Yoldayım” diye türkü söyleyerek dolaşan, oyuncu gerçekten Türk kökenli mi bilmiyorum, birilerini görmek ayrıca yüzümü gülümsetti.

Olaylar gerçeküstü olunca bazı sahnelerin “”yok artık” demeye varması rahatsız etmiyor ancak yaklaşık iki saat gibi bir süreye sahip olan filmin bazı sahneleri tekrarmış gibi geliyor ve fazlaca sarkıyor. Yönetmen ya da senarist bizlere “beyin kontrol eden birileri neler yapabilir”i farklı mekan ve şartlarda gösterip duruyorlar.

Yine de mutlak iyi ve mutlak kötüyü kesin bir çizgi ile ayırmaktan çekinmeyen, sanki anime senaryosu olarak yazılmış hissiyatı veren, bizi görsel efektlere boğmadan derdini sakin sakin anlatan güzel bir film Haunters. Bu küçük inciyi keşfedin derim.

CONFESSIONS

Bir cinayet öyküsü ne kadar farklı ele alınabilir? İşte bu soruya verilmiş ilginç bir deneme bu Japon filmi, en iyi yabancı film dalında Oscar aday adayı kendisi ayrıca.

Bir lise öğretmeni düşünün, beş – altı yaşlarındaki küçük çocuğu annesinin dersinin bitmesini beklerken okulun havuzuna düşüp boğuluyor. Elbette bu bir kaza değil, birileri onun havuza düşmesine sebep oluyor ve  bu birileri öğretmenin öğrencilerinden…

Film, olayla yakından uzaktan ilgili olan öğretmenler ve öğrencilerin gözünden itiraflar şeklinde parça parça anlatılıyor ve izleyici her parçada olayın bir kısmını çözüyor, yukarıda basitçe değinilen hikaye dallanıp budaklanarak etkileyici küçük parçalar ve pek çok olaya bağlanıyor. Hatta anlatıcıların bir kısmı da tahmin edebileceğiniz gibi katillerin ta kendisi.  Film gücünü hikayesi ve kurgusu kadar adeta bir resim güzelliğinde işlenmiş geçişlerinden ve görüntülerinden alıyor. Ölümü anlatan bir hikaye olarak fazla hayat dolu görünüp izleyicinin iyimser umutlarını tepetaklak etmede büyük başarı gösteriyor. Dikkat edin, bir değil birden fazla kez “twist”ler sizi bekliyor ve ağır ilerlemesine rağmen sonuna kadar sizi merakla ekrana kilitliyor.

TROLL HUNTER (TROLLJEGEREN)

Bu kış izlediğim en iyi filmlerden biri Troll Avcısı, Norveç yapımı bu film günümüze hala trollerin yaşadığını, vahşi doğa içinde insanlara görünmeden hayatlarını sürdüren vahşi yaratıklar olduğunu anlatıyor bize. Blair Witch’ten hatırladığımız omuzda kamera, belgesel yapan öğrenciler formülünü gayet başarılı bir şekilde kullanmışlar Kuzey Avrupalılar ve ortaya gerçekten etkileyici bir iş çıkmış. Sizleri olmayan bir şeye (gerçekten yoklar mı?) inandırmayı başarıyor ve bu bile filmin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlıyor. Görsel efektlerin hiçbiri sarkmıyor, ustalıkla kotarıldığını her sahnede kanıtlıyor.  Merak ve gerilimi sonuna kadar ayakta tutup nefes kesen bir finalle bizi adeta daha fazlası için beklemeye alıyor… Ormanlarda, mağaralarda, karlı dağlarda bölgesinden çıkıp da uygarlığı tehdit edebilecek sınırlara gelen trolleri avlamaya hazırlanın… Troll Avı’na çıkıyorsunuz… Unutmayın onlar inançlıların kanının kokusunu alırlar, elinizde güneş ışığı olsun çünkü onları taşa çevirip yenmenin neredeyse tek yolu bu… Dikkat edin bazılarının birden fazla kafası olabilir!

FOUR LIONS

Sakın alınganlık gösterip Müslümanlara edilmiş bir hakaret olarak görmeyin bu filmi, hayatta amacını kaybedip kendi çapında cihat ilan eden dört “saf” adamın hikayesi.  Ömer, Waj, Barry ve Faysal düzene, sisteme, görüp görebildikleri herşeye karşı savaş ilan ediyorlar ve kendilerini şehit edecekleri bir canlı bomba eylemi tertip etme gayretindeler. Pakistan’a gidip de silah kullanmayı öğrenmekten tutun da kargalara bomba bağlayıp “yahudi binalara” göndermeyi öğretmeye çalışacak kadar çılgınlar. Hatta bir cami bombalayıp da ılıman müslümanları sokaklara dökmek gibi “radikal” fikirlere bile sahipler.  Tabi ki iş uygulamaya gelince çuvallamaları kaçınılmaz… Dramatik yapısına rağmen eğer ön yargılarınızdan arınıp izleyebilirseniz sizi kahkahalara boğacak sahnelere sahip Dört Aslan.  Elbette aynı potansiyeli gözlerinize yaş doldurabilecek sahnelerle destekliyor.

Elbette ne yazık ki sterotip ve terörist müslüman imajını da pazarlayan ve bu konuda eleştirilebilecek bir film; ancak az çok derdini, ılıman ve hiçbirşey yapmayan müslümanların yalnızca bir su tabancasından dolayı göz altına alınması gibi devlete yönelik eleştirileriyle kendini aklamaya çalışması da affedici olabilir.

İzlemeyi düşünenler  için bir öneri; kafir koyunlara dikkat edin!

 



THE WARRIOR’S WAY

Listenin içindeki en Holywood film olan Warrior’s Way, masalları, uzak doğuyu, samurayları, kovboyları, vahşi batıyı ve düelloları sevenler için ortaya karışık eğlenceli bir hikaye seriyor. Güçlü bir derebeyin bebeğini öldürecek dirayeti kendinde bulamayıp bebeği de alıp uzaklara, yeni dünyaya kaçan bir suikastçının hikayesi anlatılıyor. Bir samuray/ninja olan kahramanımız herşeyden uzak, çölün ortasında, tamamlanmamış bir sirkin kıyısındaki bir kasabaya sığınıyor. Renkli karakterleri, gerçeküstü havası, göz dolduran görsel efektleri ile eğlenceli bir seyirlik “The Warrior’s Way”. Aksiyon, biraz dövüş kareografisi, bol bol da görsel efekt dışında çok fazla şey de beklemeden izlemek gerekiyor.

Scott Pilgrim vs. the World

Scott Pilgrim, sevdiği kızın kalbini kazanmak için onun yedi eski erkek arkadaşını yenmek zorunda. O eski bilgisayar oyunlarından bildiğiniz yumruk yumruğa dövüşle bunu yapacak ve size adeta eski atari salonlarında, oyun makinelerinin önündeymiş hissini yaşatacak. Gerçeküstü sekansları ile bu kadar absürt, eğlenceli, uçuk olduğu kadar da sürükleyici ve derli toplu bir filmi de ancak Edgar Wright gibi bize Shaun of The Dead, Hot Fuzz gibi filmler hediye etmiş bir adam yapabilirdi. (Yönetmenin tüm filmlerini tereddüt etmeden izleyebilirsiniz, çok eğlenceli ve başarılı yapımlar…) Bilgisayar oyunları, tekno müzik, aşk için savaşmak gibi kelimeler kanınızı kaynatıyorsa bu filme mutlaka göz atın… Çizgi roman uyarlaması olduğunu da belirtmeden geçmeyelim…

Yazacak ne kadar da çok şeyim varmış… Bir bu kadar film daha vardı söz etmek istediğim ancak zannediyorum okumaya niyetlenenlerin gözünü yeterince korkuttum. Yazmaya fırsat bulamadım ama “The Way Back”, “Just Go With It”, “The Eagle”, “Vanishing On 7th Street”, “Another Year”  da bir göz atabileceğiniz filmler… Onları da bir başka yazının konusu yapalım. Son olarak bir kaç not, iyiler olduğu kadar kötüler de söz konusu…

Büyük bir hevesle izlemeye niyetlenip beni hayal kırıklığına uğratan (çok kötü demeyelim de, beklentilerimi karşılamayan diyeyim); The Rite, Insidious, Battle: Los Angeles gibi filmlere de zaman ayırmadan iki kez düşünün derim… Ancak zevkler tartışılamaz öyle değil mi?

İYİ SEYİRLER…

Ah Şu Amerikan Dizileri: The Mentalist

Posted in inceleme etiketler ile , , , on Mart 28, 2011 by bahadiricel

The Mentalist

“Mentalist” kelimesi dilimize zihin uzmanı, akıl üstadı gibi tamlamalarla çevrilebilir. Keza başrolümüz de eskiden “medyum” gösterileri yapan, aslında insanların tavırlarından, kelimelerinden ve tepkilerinden ruh hallerini okumakta ustalaşmış bir uzman. Bir şovu esnasında bir seri katile meydan okuyunca olanlar oluyor ve kendi egoizmi yüzünden ailesini kaybediyor. Tüm yeteneklerini kullanarak polisle (Kaliforniya Araştırma Bürosu) çalışıp ailesinin katilinin peşine düşünce aslında pek çok olayda büyük yararı olduğu keşfediliyor. Elbette pek çok olayı çözüp pek çok katili adaletle tanıştırsa da ailesinin katilini bulamıyor; ki kendini Red John (Kızıl John) olarak adlandıran bu katil de çeşitli bölümlerde yüzünü göstermeden ortaya çıkıp cinayetlerine devam ediyor.

Dizi her bölüme farklı cinayetleri çözerek ilerleyen sabit bir formüle sahip olsa da ilginç cinayetler, kim olduğu belli olmayan ve yakalayamayan Kızıl John’un peşindeki acı dolu Mentalist ile kurulan sürükleyici bir dinamiğe sahip. Elbette bir açıdan bakınca Hollywood’un klişe ancak çok kazandıran formüllerinden biri olarak görülse de (Kaçak’ın kovalayanı olmak) iyi bir senaryo yazımı ile hala gayet etkili olduğunu kanıtlıyor.

Dizinin en büyük artısı başrolündeki “The Guardian” dizisinden de hatırlayacağınız Simon Baker’ın olması. O sempatik gülüşü ve tavırları ile maharetli ve sevilen bir oyuncu zaman zaman adeta tek başına diziyi sırtlayıp götürüyor. Elbette buradan kadronun diğer oyuncu ya da karakterlerinin zayıf olduğu izlenimi çıkmasın keza aksine bir polisiye dizisine göre gayet başarılı bir oyuncu seçimi söz konusu.

Diziyle ilgili ilginç bir detay da her bölümün isminde kırmızı kelimesinin ya da kırmızı kelimesini çağrıştıracak kızıl, kan gibi kelimelerin mutlaka kullanılıyor oluşu.

Not: Diziyle ilgili daha detaylı inceleme ve bilgi “Hayatımızı Değiştiren Unutulmaz Diziler” isimli kitabımda…

Tüm Dünyayı Müslüman Yapan Adam

Posted in Günlük etiketler ile , , , on Şubat 11, 2011 by bahadiricel

“Cihatopya” kitabımla ilgili olarak İzdiham dergisinde yayınlanan röportajımın metni;

BAHADIR İÇEL, TÜM DÜNYAYI MÜSLÜMAN YAPAN ADAM

“Cihatopya: Müslüman Bir Dünya” kitabı tamamı müslüman olmuş bir dünyada geçen bir macera romanı. Yazarı Bahadır İçel ile yeni kitabına dair konuştuk.

Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Nedir “Cihatopya”?

Cihatopya, Cihat ve Ütopya (ya da distopya) kelimlerinin bileştirilmesinden türemiş bir kavram. Cihat kelimesi, genelde bilmediğimiz üzere, insanlığı zulümden kurtarmak amacıyla çaba sarfetmek, bu çabayı sarf ederek de adalet ve güzelliği yani İslam’ı insanlara götürmektir. İnsanı, insanlığı kurtarmak için ulvi bir amaçla yapılan harekettir.  Bu açıdan bakarsak da “cihat” kavramının aslında İslam için ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Ne yazık ki günümüzde “din için savaş” gibi yanlış ve içi boşaltılmış bir anlamla eşleştirilmektedir ki kitapta da göreceğiniz üzere İslam’ın tüm dünyaya yaygınlaşmasında bir savaş yok.

“Cihatopya”da ne anlatılıyor?

Aslında Cihatopya, George Orwell’in 1984′ü gibi… Burada bir yönetim biçimi yerine dünyaya yön veren bir din söz konusu. Cihatopya’da, her ne kadar ulvi bir amaçla olursa olsun, özü güçlü ve niyeti iyi olsa da insanoğlunun tek bir düşünceyi, inanç biçimini ya da yaşama tarzını nasıl kolayca bir güç unsuruna, despot bir rejime dönüştürebileceği anlatılıyor.

Cihatopya’nın bir roman, bir kurgu eser olduğunu unutmamak gerekiyor en başta. Bu romanda Küresel Şeriat denilen bir düzen dünyayı şeriata göre yönetiyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde talihsiz olaylar baş gösteriyor ve Küresel Şeriat’ın hukuk adamları ve araştırmacıları olan “Kadılar” devreye giriyor. Biz de kahramanımız olan “üç kadı” ile beraber hem müslüman bir dünyayı, hem de böyle bir düzenin arkasındaki tehlikeyi tanımaya başlıyoruz.

Peki nedir bu tehlike?

Umudun ta kendisi olan canlı, elbette “insan”. Tüm dünyanın Müslüman olması ve ardından bu düzenin bozulması bir kıyamet alameti ayrıca. Cihatopya’da da bölüm isimleri ve Kur’an alıntıları sık sık yaklaşan bir kıyamete işaret ediyor.

Cihat, şeriat, kadılar, kıyamet… Cihatopya ne tür bir roman?

Cihatopya, olası bir gelecekte geçen bir macera romanı. Bilimkurgu unsurlar fazla yok. Sanki yirmi ya da yirmi beş sene sonrasındayız, yalnızca tüm dünya Müslüman olmuş, teknolojide ufak tefek ilerlemeler söz konusu. Elbette gizem, aksiyon ve aşk da mevcut.

Ne kadar olası bir gelecek Cihatopya’nınki?

Son zamanlarda yaşananlar ve araştırmalarımın sonuçları bu olasılığın gayet yüksek olduğunu söylüyor. İslam artık daha iyi biliniyor dünyada ve Müslümanların sayısı hızla artıyor. Elbette romandaki gibi neredeyse % 100 bir müslüman dünyaya bu kadar kısa zamanda geçmek mümkün değil.

Tamamı Müslüman bir dünya tasviri yapmaktan ve bu konuda çeşitli tepkiler almaktan çekinmediniz mi?

İslam’ın ve Kur’an’ın söyledikleri açıktır ancak benim bakış açım ve başkalarının olaylara bakış açıları farklı olabilir. Mümkün oldukça hassasiyetler hususunda dikkatli davranmaya ve yanlış anlaşılmalara fırsat vermemeye çalıştım. Ancak yukarıda da dediğim gibi kitabı okurken İslam yerine Hıristiyanlık ya da Emperyalizmi koyabilirsiniz. Aslında bahsettiğim tek bir dünya düzeninin artıları ve eksileri neler olabilir. Sonuçta bu kitabın bir kurgu olduğunu, bir roman olduğunu unutmadan okumak gerekiyor. Hayal gücümün bir eseri. Farklı bir gündemi ya da amacı yok. Okuyup eğlendirmek ve düşündürmek istiyor. Okuyucuyu da kendi ütopyalarını kurma hususunda cesaretlendirmek istiyor.

Röportaj: Kayra Yılmaz

 

Orjinali için;

http://www.izdiham.com/index.php/bahadir-icel-tum-dunyayi-musluman-yapan-adam#more-4387

Cihatopya Kitapçılarda!

Posted in Duyuru/İlan etiketler ile , , , , , , on Şubat 10, 2011 by bahadiricel

Tamamı Müslüman olmuş bir dünyayı anlatan ütopik kurgu romanım “CİHATOPYA: Müslüman Bir Dünya” raflardaki yerini aldı. Herkese iyi ve keyifli okumalar dileklerimle.

Tanıtım Bülteninden;

“Kapılarını dünyaya kapayıp yıllarca direnen Vatikan bile Müslümanlığı kabul etmişti. Son papa, katedralinden çıkmış, dizleri üzerinde şahadet getirmişti. Müslümanlar kiliseleri camiye dönüştürmek dışında ne şehrin efsanevi kütüphanesine, ne de eski eserlere dokunmamışlardı. Ancak kütüphane Küresel Şeriat’ın kontrollü incelenen listesine alınmış, pek çok kitap yasaklı ilan edilerek yalnızca akademik amaçlarla incelenmek için raflarına kaldırılmışlardı.

İlk yirmi yıl insanlar dil ve ırk farklılıklarını bir kenara koyarak kenetlenmiş, birbirlerine yardım ederek bir zamanlar hayali bile imkansız bir barış ortamı yaratmışlardı. Suç oranları ciddi oranda düşmüştü ancak bölgesel gücü elinde bulunduran mollalar ve şeyhlerin yükselmesi, din üzerinden vergi toplayan, güvenliği sağlayan çeşitli kurumları kontrolleri altına alması ile dünyanın bazı yerlerinde katı, baskıcı rejimler boy göstermeye başlamıştı.”

Tamamı Müslümanlaşmış bir dünya!
Toplumun gözü önünde gerçekleştirilen haksız bir recm…
Dünyayı yöneten “Küresel Şeriat”ta oluşan bir çatlak…
Niyeti dünyayı ele geçirmek olan nüfuzlu bir “şeyh…”
Ve kendilerini olayların odak noktasında bulan üç genç “kadı…”

“Zekice kurgulanmış, heyecanı her sayfada giderek artan, içindeki çarpıcı fikirlerin gücü ile okuyucuyu derinden etkileyip düşündüren bir roman…”

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.