Firavunlar: Tanrılar Yükselirken

Posted in Hikayeler etiketler ile , , , on Şubat 6, 2010 by bahadiricel

Aşağıdaki hikayecik “Firavunlar” isimli yeni kitabımdan alıntıdır;

Tanrılar Yükselirken

Geçtiği her yere hayat veren bir yılan gibi yeşil yuvasında akan bir nehir; Nil.

Çevresini sarmış, uykudaki sinsi bir düşman; Çöl.

Nil’in çocuklarını kolları arasına almak, sıkmak, kurutmak ve hayatlarını onlardan çalmak isteyen çölün sert gerçeğine meydan okuyan kavimlerin kıskandığı bir devlet; Mısır.

On binlerce insanın kan ve ter döktüğü topraklarda yükselen taştan iskeletler; Piramitler. Tanrıların çocuklarının kendine uygun gördüğü edebi istirahat yeri, ölümsüzlüğe geçiş kapıları…

Yıl milattan önce 2560…

Gökteki kavurucu güneş sanki Nil’i bile kurutacak kadar sıcak. İki buçuk tonluk taştan blokları tahta iskelelerde sürükleyen işçilerden biri yere yığılıyor ve ustabaşı büyücülerden birini çağırıyor. Elinde asasıyla işçinin yanına diz çöken kadın rahip zorla soluk alan adamın burnundan kan sızdığını fark ediyor ama adamın yüzünde bir gülümseme çünkü biliyor ki kutsal bir işi yaparken tanrıların huzurunda ölüyor. Çatlamış dudaklarından bir kelime dökülüyor, son bir istek. Elinde asasıyla eğilmiş Amon Rahibesi, geniş yapraklardan yapılmış gölgeliğin altında Nil’den gelen balıkları kurutan, her gün itinayla kesip temizlenen inek, koyun, oğlak ya da keçi etlerini pay eden aşçı başlarına işaret ediyor ve bir Nil Nehri’nin suları içerisinden çıkarılan ıslak koyun derisine sarılmış bir testi getiriyorlar ivedilikle.

Testinin içinde arpadan imal edilmiş tatlı bir rayihaya sahip bira var.

Rahibe itinayla testiyi son nefeslerini tüketen, güneşin kızarttığı cilde sahip adamın dudaklarına uzatıyor. Adam dudaklarının arasından sızan bir damlayı zorla yutabiliyor. Gökyüzündeki ateş topu tüm görüşünü doldurmuş, görebildiği yalnızca gölgeler. Gökyüzünde uçan bir şahin, kulaklarını dolduran kumların arasından ulayan bir kurt ve içindeki yaralanmış organlarını kanatan akrepler.

Şahin, kurt ve akrep.

Horus, Anubis ve Scorpion.

Tanrıların onun için gelmiş olduğunu biliyor. Gözlerini daimi karanlığa kaparken dudaklarında son bir dua kırıntısı kalıyor. Hayatını kaybeden işçi, mezarının da piramide yakın yapılacağını ve böylesine kutsal bir işte çalıştığı için ruhunun tanrılar tarafından sorgulanırken hafif olacağını biliyor son nefesinde. Ve karanlık.Yüzünde bir gülümseme…

Diğer işçiler bunu her gün olan sıradan bir olaymış gibi algılıyor ve çalışmalarını aksatmadan en fazla kaçamak bir bakış atıp rahibenin son dualarını ettiği işçinin yanından geçip gidiyorlar. Biliyorlar ki hepsinin böyle bir sonu olacak ve biliyorlar ki tanrının seçilmişleri olarak burada hizmet verdikleri için piramidin çevresindeki mezarlara gömülecekler ve ruhları kurtulmuş olacak. Tüm bu cefaları ölümden sonraki yaşamlarını garanti altına almak için.

Yüksek bir tepede, kolunda altın bilezikler, saçlarının itinayla örülüp parlak tokalarla tutturulduğu ve gözlerine kökboyalarıyla rimeller çekilmiş bir adam, altındaki karıncalar gibi çalışan insan güruhunu izliyor. Ne de olsa tüm insanları onun mezarı için çalışıyorlar. Firavun Khufu duygularını yüzüne yansıtmadan yarısı tamamlanmış piramide bakıyor ve kendisi bilmese de yüzyıllar sonra da ayakta kalacak, tüm dünya tarafından hayranlıkla kabul görecek devasa yapıyı karışık duygularla izliyor. Yüz binlerce iki buçuk tonluk taşlar üst üste koyularak müthiş bir mimari mucize yaratıyorlar.

O ki, tanrıların seçilmişi, tanrıların soyundan gelen, tanrıların koruduğu Firavun Khufu, o bile bu muhteşem yapı karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Sarayının gölgeleri arasında aynı bu taşlardan yükselen mezarı gibi yükselen Mısır’ı düşünüyor.   Hükmettiği bu hükümdarlığın nasıl başladığını, nasıl bugünlere geldiğini ve nasıl bir kadere ilerlediğini düşünüyor. Bir insan değil, bir Firavun, tanrıların yeryüzündeki temsilcisi ve Ra’nın oğlu olarak yapıyor bunu ve inanıyor ki düşünceleri bile dünyanın kaderine yön veriyor…

Aynı oraya gelip bir uygarlığın ilk tohumlarını atan Akrep Kral gibi, aynı tanrıların soyundan gelen ve Mısır’ı birleştiren ilk Firavun, Atası Menes gibi… O bile zamanın kendini ve halkını nereye taşıdığını bilmiyor. Acaba ataları da ölümden sonraki yaşamlarında kurduğu hükümranlığın bu zamanları göreceğini hayal etmiş miydi? Ya da Tanrılar onlara bunu söylemişler miydi? Çünkü tanrılar uykularında Firavun Khufu’ya kehanetler fısıldıyorlar, bir çağın onunla başlayacağı ve yine bir çağın onun kanıyla biteceği kehanetleri…

Firavun Khufu bu fısıltıları göz ardı edemiyor ve atalarını merak ediyor… Her şeyin nasıl başladığını merak ediyor…

FİRAVUNLAR

Yayınlandı!

Ah Şu Amerikan Dizileri: Otostopçu

Posted in inceleme etiketler ile , on Ocak 26, 2010 by bahadiricel

Otostopçu (The Hitchhiker)

Alacakaranlık Kuşağı kadar olmasa da hemen hemen aynı formülle her bölümde farklı bir cinayet öyküsü ya da gerçek üstü bir hikaye anlatırdı bir otostopçu bize. Gittiği gördüğü yerdeki ilginç olayları anlatan otostopçunun maceraları 1983’ten 1991’e kadar Amerika’da yayında kaldı. Ülkemizde de özel kanallar ile Cuma gecelerinin geç saatteki değişilmez korku dizilerinden biri olmayı başardı. Bu diziyi de  her hafta kaçırmadan izleyen bir hayran kitlesi oluşmuş olsa da dizi olarak bence Alacakaranlık Kuşağı’nın eline su dökemez o ayrı.

Son Adam Y

Posted in inceleme etiketler ile , , , , , on Ocak 15, 2010 by bahadiricel

Dünyadaki son adam olmak pek çok erkek için ilgi çekici ve güzel bir fantezi gibi görünse de “kazın ayağı pek öyle değil…”

Y: The Last Man, Brian K. Vaughan ve Pia Guerra tarafından yaratılmış bir çizgi roman serisi. Vertigo yayınları tarafından çıkan seri 60 sayıdan (Daha Sonra 10 Cilt olarak da yayınlanmış.) ibaret.

Dünyadaki Y kormozumu taşıyan her memelinin bir anda ölmesiyle birlikte dünya bir tür kıyamet yaşamıştır. Her türün erkeği, anne karnındaki erkek bebekler hatta sperm bankalardaki spermler bile ölmüştür.  Ancak anlaşılmayan bir nedenden dolayı mucizevi bir şekilde Yorick Brown isimli kaçış ustası (escape artist – bir tür illüzyonist) ve erkek maymunu Ampersand bu salgından etkilenmemiştir.

Sadece kadınlardan ibaret toplum çökmenin ve insanlık tükenmenin eşiğindedir. Bir grup kadın eski devlet düzenlerini tekrar kurup dünya düzenini ayakta tutmaya çalışırken aşırı feminist olan Amazonlar isimli bir akım ise hızla dünyada yayılmaktadır. Amazonlara göre evrimin geçici bir parçası olan erkekler görevini tamamlamıştır ve artık yalnızca kadınlar hüküm sürecektir.

Peki tüm erkekleri bir anda öldüren gizem nedir? Tanrı mı, doğa mı yoksa tüm olanlardan kendini sorumlu tutan Doktor Allison Mann’ın hayat verdiği ilk klon bebeği midir? Çünkü o ilk bebeğin dünyaya nefes aldığı an erkekler ölmüştür…

İşte yavaşça bir kıyamet sonrası ortamına dönüşen dünyada hayatta kalan tek erkek olan Yorick Brown’ın aklında ise tek şey vardır. Ölümlerin yaşandığı esnada Avustralya’da olan nişanlısına ulaşmak… Bu yolda kendini gizlemek, dost ya da düşman farklı motivasyonlara sahip yol arkadaşları (kadınlar) edinmek zorunda kalacaktır…

Merak uyandıran, gizemini neredeyse sonuna kadar sürdüren ve sürprizleri, ilgi çekici detayları ile biz çizgi romanın ötesine geçmeyi başarmış eğlenceli ve sürükleyici bir çalışma “Y: The Last Man”. Özellikle de böyle bir konuda her ne kadar yetişkin okuyucu kitlesine yönelik bir çalışma olsa da cinselliği epey arka planda tutmayı başarmış olması da ayrıca takdiri hak ediyor. Tüm seri boyunca hikaye hiç bayağılaşmıyor ve  esas konusundan uzaklaştığın düşündüğünüz her an hikayenin sonuna etki edebilecek bir tuğla koymayı başararak ilginç bir bütünlük oluşturuyor.

Çizgi romanla ilgili bir ilginç haber de New Line Cinema tarafından film haklarının alınmış olması ve yapımcı olarak David S. Goyer’e emanet edilmiş olması. Her ne kadar bir televizyon dizisi olarak uzun soluklu bir maceraya dönüştürülmesi bana daha cazip görünse de şu anki bilgilere göre 2011′de sinema perdelerinde boy gösterecek olan film adaptasyonu şimdiden bende merak uyandırmaya başladı bile…


Not: Ne yazık ki ülkemizde yayınlanmadığı için İngilizce kopyasını ancak yurt dışından edinebilirsiniz. Seri tamamlandığı için toplu olarak ciltler halinde bulmanız mümkün.

Hermes Kuşudur Benim Adım, Uysallaşmak İçin Yemeğim Olur Kanatlarım…

Posted in inceleme etiketler ile , , , , on Ocak 6, 2010 by bahadiricel


Geçenlerde izlediğim Hellsing Ultimate (tam adı Hellsing Ultimate OVA Series) adlı animasyon serisi ile ilgili iki kelam etmem gerektiğinin düşünerek bu yazıyı kaleme alıyorum.

Hellsing, anime ile arası pek olmayan beni bile etkilediğine göre gerçekten iyi bir yapım olduğunun hakkını vermek gerekiyor. Dördü uluslar arası formatta DVD olarak satışa sunulmuş 7 bölümden (her bölüm 50 dakika civarında) oluşan Hellsing Ultimate’i merakla birkaç gün içinde izleyip bitirdim. Şu ana kadar yayınlanmış yedi bölümüne ulaşabildim. İlk dört bölümden sonrakileri ancak internet üzerinden Japonca olarak bulabildim. İngilizce altyazı takviyesi ile izlemeyi başardım.

Kısaca konusunda söz etmek gerekirse Alucard (Dracula’nın tersten yazılışı, zannımca sırrı henüz açıklanmasa da Dracula’nın ta kendisi çıkacak…) isimli vampir uzun yıllardır Hellsing isimli vampir avcısı ailesine hizmet eden ve insanlığı (İngiltere’yi) tehdit eden doğaüstü kötü güçler ve canavarlarla savaşan bir vampir.

“Bir canavarı öldürmenin en etkili yolu daha güçlü bir başka canavar kullanmaktır…”

Integra Hellsing isimli hatunumuz bu düsturla yola çıkmış ve kafası kesilse, yakılsa, kalbine hançer saplansa dahi ölmeyen Alucard’ı tabiri caizse emrine amade etmiştir. Zaten anime boyunca Alucard “Efendi” ayarı vererek Hellsing’in uşağı olmaktadır. (Hellsing Malikanesinde Walter isminde gerçek bir uşak vardır ki ileriki bölümlerde kendisinin de en azından Hellsing kadar tehlikeli, emekli bir vampir avcısı olduğuna şahit oluruz…)

Bir polis kızı olan Victoria’nın Alucard tarafından ısırılıp vampir yapılması ve Hellsing malikanesinin canavarlar kadrosuna dahil olmasıyla birlikte bizler de hikayeye dahil oluruz. İngiltere’ye musallat olan vampirler ve kötü yaratıklar, Hellsing’i yok etmek isteyen Vatikan’ın hırslı şövalyeleri, yüzyıllardır vampir avcılığı yapan İskaryotlar ve dünyayı sonsuz bir cehenneme çevirmek isteyen perde arkasındaki… Cümlemi burada kesip izleyecek olanlar için sürprizi bozmayayım.

Grafik şiddeti yüksek olduğu için zannediyorum 18 yaş altındakiler için uygun olmayabilir. Yapımcılarının zorunlu bir iki ufak sahne dışında cinselliği özenle uzak tutmaya çalıştıkları anlaşılıyor. Yine de küfürlü dili ve yeri geldiğinde ırkçı, şovenist ve hakarete varan söylemleri ile doğru yanlış algısını iyi yapamayacak gençler ile çocuklar için uygun bir anime değil. Yetişkinlerin ise gayet eğleneceğini düşünüyorum. Şahsen ben eğlendim.

Ayrıca iyi izleyiciler animasyon içindeki sinema göndermelerini kolayca yakalayacaklardır. Hatta bir bölümde ileri gidip Alucard’ı Bruce Willis ile bile konuşturmuşlar. Her ne kadar eğlenceli bir rüya sahnesi olarak kurgulanmış olsa da “Birlikte gidip Nakatomi Binası’nı havaya uçuracağız…” gibi kör gözüne parmağım göndermelerin yanı sıra güleyim mi ağlayım mı dedirten “Benim babam da paralı askerdi, ben de paralı askerdim ve evlat sen de bir gün paralı asker olmanın ne demek olduğunu anlayacaksın…” gibilerinden ince ayarlar da işin cabası…

Her şeyi etkileyici ve güzel ancak şu animelerdeki klasik; gözlerini patlatarak bağırma anlarının çocuk kitabı sevimliliğinde çizilmesi ve kızdıklarında ağızlarını sonuna kadar açıp sağa solan hönküren karakter tiplerine ısınabilmiş değilim. Hellsing’te bunlar nispeten az olsa da arada bir gayet neşeli bir müzik ile ortaya çıkabiliyorlar. Hakkını vermek lazım bazı anlarda izlenceyi yumuşatıp insanın yüzünü güldürebiliyorlar ancak bütün gerçekçilik duygusunu ağır bir şekilde baltalıyorlar. Bu sahnelerden sonra gel de tekrar bütünleş bakalım konuyla… Zor netekim…

Amma velakin toparlamak gerekirse vampir dediğin karizmatik olur, iyi ve kötü kavramları görecelidir ve doğaüstü kötülüklerle yalnızca ve yalnızca aklını kaçırmış N…ler (izlemeyenler için sürprizi koruyalım, izleyenler anlamıştır zaten…) uğraşır.

Not: Hellsing, Kohta Hirano’nun çizgilerinden oraya çıkmış…

Dip Not: Her ne kadar uyuz ve saplantılı bir karakter olarak verseler de ben Rahip Anderson’u bir ayrı sevdim… Galiba İngilizce çevirideki o sevimli İskoç (İrlandalı da olabilir.) aksanının etkisi diye düşünüyorum.

Yeni Kitabım FİRAVUNLAR

Posted in Duyuru/İlan etiketler ile , , , on Ocak 3, 2010 by bahadiricel

Anonim Yayıncılık’ın “Mitoloji ve Tarih Dizisi” için hazırladığım “Firavunlar” 2010 Ocak sonunda raflardaki yerini alıyor. Serinin ilk ayağını oluşturacak olan diğer kitapları Ergenekon, Atilla ve Cengiz Han ile birlikte yayınlanıyor. (Bir dostumun talebiyle hazırladığım bu kitabı bir kaç sene sonra yenileri de izleyebilir…)

Firavunların, dolayısıyla da Mısır’ın mitoloji ve gerçeklerle bezeli tarihine farklı bir yaklaşımla bakmak isteyenler için minik hikayelerle desteklenmiş ve ansiklopedik anlatıdan ziyade akıcı bir üslupla hikaye dilini kullanmaya çabaladığım bu araştırma çalışmasının ilgi çekici olacağını düşünüyorum.

Satır aralarında görüşmek dileğiyle…

Bahadır İçel

(Dip Not: Kitabın orjinal ismi “Firavun: Tanrıya Meydan Okuyan Adam“, bir araştırma kitabı için çok iddialı olduğundan uygun bulunmadığı için açıklayıcı ve sade bir başlıkta karar kıldık.)

Ah Şu Amerikan Dizileri: Two Guys A Girl And A Pizza Place

Posted in inceleme etiketler ile , , , , , on Aralık 3, 2009 by bahadiricel

Two Guys A Girl And A Pizza Place

Türkiye’de hangi isimle yayınlandığını henüz hatırlamasam da iki adam ve bir kızın birlikte paylaştıkları bir evde yaşadıklarını anlatan bu komedi dizisi üniversitedeki öğrencilik hayatımız boyunca acaba bizim eve bir kız alsak neler yaşarız hususunda pek çok geyiğe sebep olmuştu. Dizinin başlıca aklımda kalma nedeni bu olsa da bence özellikle ilişkiler üzerine çok eğlenceli bir çizgi yakalamış, fazla bayağılaşmadan kadın erkek ilişkilerini elinden geldiğince “ti”ye almayı başarabilmiş bir diziydi yayınlandığı dönemde. 1998’den 2002 senesine kadar Amerika’da dört sezon yayınlanmış dizi ülkemizde özel kanallarda bir süre yayınlandı ancak geldiği gibi sessiz sedasız giderek arkasında bir avuç ya şöyle bir dizi vardı hatırlar mısın diyen hayranını bıraktı. Zannediyorum yakın dönemdeki “How I Met Your Mother” aynı çizgiyi yakalamış ve başarıyla devam eden dizilerden.

Dip Not: Bizlere Ryan Reynolds (Nines, Blade, Van Wilder, Smokin Aces, Definately Maybe…), Nathan Fillion (Firefly, Castle) ve Sharon Carter (Monk) gibi isimleri kazandırmış diziymiş…

Üçleme-Metre

Posted in Günlük etiketler ile , , , , , , , , , , , , , , , , , on Kasım 18, 2009 by bahadiricel

Yabancı bir kaynakta yukarıdaki üçleme beğenisini yansıtan bir grafiğe rastladım ancak tek bir kişinin yorumumu ya da bir istatistiğin sonucu mu olduğu bilgisi yoktu. Spiderman 3′e biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum ayrıca X-Men’lerin de yüksek olduğu kanaatindeyim. Onun ötesinde basit ama güzel bir çalışma olmuş, insanın bu üçlemeleri oturup yeniden izleyesi geliyor…

Ah Şu Amerikan Dizileri: Freddy’nin Kabusları

Posted in inceleme etiketler ile , , , on Kasım 11, 2009 by bahadiricel

 

freddy

 

Freddy’nin Kabusları (Freddy’s Nightmares)

Her ne kadar geç saatlerde yayınlansa da ısrarla uyanık kalarak beklediğimiz ve sonra da tüm uykularımızı kaçıran Freddy, yalnızca televizyon değil sinema tarihinin de en unutulmaz kahramanları arasına girdi. Ertesi gün arkadaşlarımızın yanında soluğu alıp da akşam Freddy çocuğu nasıl öldürdü kelamından yaptığımız tüm sohbetlerde acaba bizim rüyalarımıza nasıl girerdi korkusunu da beraberinde taşırdık. Genelde en büyük hayal kırıklığımızı Freddy’nin görünmediği bölümlerde yaşardık ve her bölüme konuk olmazdı kendisi. Amerika’da iki sezon yayınlanmış ve daha sonra bir yığın filmi çekilmiş olan Freddy başta Johnny Depp olmak üzere pek çok genç yıldızın da ünlenmeden konuk olduğu bir kabus olması ile nam salmıştır. Bizleri ise rüyalarımızda zıplatan bu emekli seri katil uzun zamandır ziyarete gelmiyor. Özledik desek bir başka bela, özlemedik desek başka…

Not: Yakın dönemde yeni bir Freddy filmi beyazperdede arzı endam edecekmiş. Freddy’i bu kez Watchmen’den Rorschach karakteri ile aklımızda yer eden Jackie Earle Haley canlandırıyor. Bakalım Robert Englund’tan boşalan tahtı hakkıyla doldurabilecek mi?

Teşekkür ve Kutlama… Nice Yıllara…

Posted in Günlük etiketler ile , , on Kasım 10, 2009 by bahadiricel

celll

Teşekkür ve Kutlama… Nice Yıllara…

Geçen yılın Ekim sonunda bu bloğu haftada birkaç gün eklediğim yazılar, incelemeler, şiirler gibi paylaşımlarla zenginleştireceğim bir platform olarak hayal ettim. Bu geride bıraktığım bir yıl boyunca blogla ilgili olarak aldığım yegane karar, kişiselleştirme hususunu minimumda tutmak, kendi eserlerimden ziyade kitap, film, dizi gibi benden bağımsız etkinliklere öncelik vermekti. Yine de şiirlerimden, hikayelerimden bir kaçını paylaşarak aslında blogun toplumsal bir misyonu olmadığının da altını çizmek istedim. Sonuçta blog, kendi ismimi taşıyan kişisel bir çalışma.

Blogu açarken kendi çalışmam olan “Karanlığın Ötesinde” ve bununla bağlantılı olarak “Serenia” dünyasıyla ilgili çeşitli bilgileri de sizlerle paylaştığım sürekli bir başlık oluşturmak istedim. Gerek kendi yoğunluğumdan gerekse de kendi eserlerimi didik didik paylaşmanın bana çok “egoist” geldiğini düşündüğümden bunu yapmadım. Serinin üçüncü kitabı için çalışmalara devam ederken tek ümidim tüm seri için bir yayınevi bulup sizlere hikayenin geri kalanını da sunabilmek. Serinin akıbeti ve “Karanlığın Ötesinde”de olan bitenler ile ilgili her ay elliye yakın mail alıyorum. Şu an için her maile umutla beklemelerini söylemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ancak kendim biliyorum ki ömrüm elverdikçe ve iş ile sosyal hayatımdan fırsat bulduğum sürece yazdığım bu romanların temel taşı “3 Kitap” olmakla birlikte 9 kitaplık bütünleyici bir seri planlıyorum. Yeni yıl için aldığım kararlardan biri “Karanlığın Ötesinde” ile ilgili olarak bloga daimi bir başlık açmak. Bu uzun vadede bizi nereye götürecek birlikte göreceğiz ancak kitabı severek okuyan ilgili okuyucularımdan yegane isteğim kitabı ve devam kitaplarını kitapevlerinden, yayıncılardan talep etmeleri…  Serenia’nın kaderine siz ortak olacaksınız yani…

Blogta özellikle planlamadığım ancak kişisel çevremden aldığım soru ve yönlendirmelerle şekil bulan başlıklardan biri de “Ah Şu Amerikan Dizileri” oldu. Bu kadar süreceğini ve bu kadar ilgi göreceğini beklemiyordum açıkçası. Bu başlık daha keyifli incelemeler ile varlığını sürdürecek. Daha detaylı inceleme yazıları biraz azalacak ve yerini yukarıda bahsettiğim kişisel paylaşımlara bırakacak.

Blog ile ilgili aldığım yazılmamış kararlardan birisi de “dışarıdan kopyala yapıştır yazı”ya kesinlikle karşı olduğumdu. Bu ilkeyi elverdiğimce sürdürmeyi umut ediyorum ancak bazen çok ilgimi çeken, sizlerle paylaşmak istediğim orijinal ve farklı haberlerle karşılaşıyorum. Bir yerlere not edip onları kendimce yorumlamayı unuttuğumu ya da zaman bulamadığımı fark ettim. Kopyala yapıştıra olan inadımı sürdürsem de özellikle Yazmak Üzerine, Dizi ve Filmler Üzerine gibi blogun kapsadığı konularla ilgili olarak üzerine çalışılmış“alıntılar”ı sizlerle paylaşmanın önemli olduğuna inanıyorum. Düşük düzeyde de olsa yeni yılda dış haberlere de blogta yer vereceğim.

Sözün özü; bir yıl içerisinde 20.000’e yakın ziyaret alarak beni şaşırtan bu naçizane blogumu ziyaret eden her okuyucuya içtenlikle teşekkürlerimi sunuyorum.

Kabaca bir ortalama ile bu günde ellinin üzerinde ziyaret anlamına geliyor. WordPress istatistikleri bana en yoğun günde iki yüze yakın ziyaretçi aldığımı söylüyor. Umuyorum ki ileride bu blogu kendi ismimden çıkarır, başlı başına, farklı insanların da keyifle katılarak yazdıkları bir platforma haline getiririm.

Nice Mutlu Yıllarda, Satır Aralarında Görüşmek Dileklerimle…

Bahadır İçel

Kasım 2009

Flashforward, Yeni Lost Mu?

Posted in inceleme etiketler ile , , , , , , on Kasım 4, 2009 by bahadiricel

flash-forward-abc

 

Flashforward, Yeni Lost Mu?

Adam, ters dönmüş bir arabanın içinde uyanır.

Aksayarak dışarı çıkar ve bütün şehrin mahşer yerine dönmüş olduğunu görür.

Dünyadaki herkes tamı tamına 2 Dakika 17 Saniye süren kitlesel bir baygınlık geçirmiştir.

Bu sürede havadaki uçaklar düşmüş, arabalar çarpışmış, pek çok irili ufaklı kaza meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak da yüz binlerce ölüm gerçekleşmiştir.

Üstüne üstlük baygınlık anında herkes altı ay sonraki gelecekte kendinin ne yaptığını görmüştür. İnsanların gördüğü hikayeler birbirini tutmaya ve böylesine kitlesel bir baygınlığın tekrarlanmasından korkmaya başlayan uzmanlar “Mozaik” ismini verdikleri araştırmayı başlatırlar.

Peki, bu baygınlığa ve iki dakikalık medyumluğa ne sebep olmuştur?

Uzaylılar mı? Bilimsel bir deney mi? Yoksa Tanrı reset butonuna mı basmıştır?

Yukarıda bahsi geçen konu “abc” kanalının “Flashforward” isimli yeni dizisine ait. Geçenlerde ilk iki bölümünü izleme şansı buldum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki Lost’un ayak izlerini neredeyse birebir takip eden bir dizi var karşımızda. Sadece takip etmekle kalmadığını da eklemeliyim. Dizinin daha yedinci dakikası dolmadan bir sahnede arabanın park ettiği bir binanın duvarında “Oceanic Airlines” reklamı görüyoruz. Bu yalnızca Lost’a atıf için kanalın kullandığı bir reklam olabileceği gibi “Flashforward”ın aslında Lost dünyasına paralel bir dizi olduğuna da işaret ediyor olabilir.

Yeni dizimizde de gizemli bir numaramız var: 137. Yani insanların baygın kaldığı 2 dakika 17 saniyedeki toplam saniye sayısı. Neden 137?

Dizinin yeni bölümleri yayınlandıkça yeni bir Lost mu izliyoruz yoksa elimizde zayıf bir taklit mi var göreceğiz ancak bana bu diziye zaman ayırma cesaretini veren; dizinin senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık koltuğunda oturan David. S. Goyer, ki bilenler son işi olan “The Dark Knight”ın senaryosundan kendini hatırlayabilirler.

Dizinin başarısı hakkında yorumda bulunmak için henüz erken olsa da gizem severleri her hafta yeni soru işaretleriyle karşılaşmaları için ekrana (ya da internet başına) çağırmak için erken değil. İleriki bölümlerde tutturduğu çizgiyi korur ve içi doldurulursa, daha şimdiden bazı sitelerde sorulmaya başlamış olan diziyle bağlantılı pek çok sorunun içinde kendimizi kolayca kaybedebiliriz ancak kimse haftada 45 dakikaya hayatın sırrını vermez, bunu da unutmamak gerek.

Dizinin sorguladığı hususlardan bir kaçı; Kaderi değiştirebilir miyiz? Geleceği görebilir miyiz?  Bilinç düzeyinde zaman yolculuğu mümkün mü? Schrödinger’in kedisi ne görmüştü? Geleceği bilmek bizi o geleceğe mi yoksa alternatif bir geleceğe mi taşır? Tüm dünyadaki insanları aynı anda ne etkileyebilir?

Dipnot: Sadece yurtdışında değil ülkemizde de daha şimdiden dizinin hayranları tarafından internet sayfaları açılmaya başlanmış…

Dipnot 2: Lost dizisinin Penny’si(Sonya Walger) ve Charlie’si(Dominic Monaghan) de bu dizide farklı karakterlere hayat veriyorlar.