Ah Şu Amerikan Dizileri: Uzay Yolu

Posted in inceleme etiketler ile , , , , , , , on Temmuz 2, 2009 by bahadiricel

star_trek_csg_031

Uzay Yolu (Star Trek)

Amerikan televizyon sektörünü dile getirip de o unutulmaz Uzay Yolu’ndan söz etmemek çok büyük bir ayıp olurdu. 1966 yılında yayınlanmaya başlayıp da 1969 yılına kadar süren ilk seri ülkemizde ancak yetmişli yıllarda gösterilme şansı buldu. Daha sonra beyaz perdeye transfer olup on film olarak maceralarına devam edecek Atılgan (Enterprise) ekibinin Kaptan Kirk’ü de, Mr. Spock’ı da tüm dünyada dillere pelesenk olacak hatta ülkemizde Sadri Alışık’ın başrolünde oynadığı  “Turist Ömer Uzay Yolunda” isminde bir film de çekilecekti.

1987 yılında Next Generation (Yeni Jenerasyon) ismi ile kaptanlık koltuğu yerini Jean-Luc Picard’a, akıllı sağ kol görevi ise bir robot olan Data’ya bırakılmıştı.  Yeni Jenerasyon Uzay Yolu yedi sezon yayında kaldı ve doksanlı yılların sonunda ülkemizdeki çeşitli özel kanallarda yayınlanma şansı buldu. Daha sonra Voyager gibi farklı yan diziler de ekranda boy gösterse de ilk yayınlanan zamandaki orijinalliği ve ihtişamı yakalayamadılar. Yakın dönemde tamamen genç ve yeni bir kadro ile Atılgan yeni bir maceraya başladı. Haydi hayırlısı diyelim, insanoğlunun hiç gitmediği, evrenin keşfedilmemiş yerlerindekiler merak içinde kalmıştı zaten, bizim buralara Atılgan ne vakit uğrar diye.

23_StarTrek_Enterprise_NX01starship_wallpaper_s

Platonik Felaket

Posted in Günlük etiketler ile , , , , on Haziran 22, 2009 by bahadiricel

Platonik Felaket

O dağılmış saçlarının uçarı duruşu arasına gömmek isterdim dudaklarımı. Kokusuyla akciğerlerimi boğarak ölmek. Ölüm anlam kazanırdı o zaman.

Omzuma dokunan elinin hissi ve ellerimle kavradığım benliğinin güçlü ışığı yıkıyordu huzursuz ruhumu. Lanetli yanlışımın tüm inancıma ihanet ettiğinin bilincinde olarak hoşlanıyordum senden. Öylesine özgürdün, cesurdun, benim yaşamak istediklerimi yaşamıştın. Yine de hayallerin benle o kadar aynıydı. Sen umursamıyordun… Aynı zamanda tüm dünyayı umursuyordun. Çocuklar, yarınlar için endişeleniyordun ve kutsaldı yaptığın her şey… oysa ben, ofisin içinde, masanın arkasındaki ben, modern zamanların şeytanlarını besliyordum. Duyguları boğan, dokuz altıları taşan vardiyalarda yaşıyordum.

Sen bedenini benimkine güvenle yaslıyordun. Oysa karşında nükleer sızıntı içindeki bir yürek atıyordu. Gülüyordun kahkahalarla her komik şeye, ben endişeyle sırıtırken. Öylesine dolu yaşıyordun işte, öylesine anlık…

Dosttum, dost olarak kalmak yetmiyordu. Seni tanıdığım anda kaybetmekten korkmaya başlamıştım çünkü.

İçimde bir sen beslemiyorum seni boğacak ve beslemeyeceğim de, kendime sözüm var. Ama sen beni yeterince boğuyorsun zaten. Rüyalarıma RTÜK’ün Türk Televizyonları’nda asla yayınlayamayacağı sahnelerle giriyordun. Başrolde ben vardım, bir de sen… başka kimse yoktu. Tüm şehir, tüm dünya, tüm evren boştu…

Siyah martılar uçuyordu…

Öylesine yalnızdık birlikteyken bile ve öylesine birlikteydik yalnız kalınca. Ey benim aptal ruhum. Neden Tanrı bu kadar üç kağıtçı ve oyuncu ki… Şükür…her anımıza, ancak seninle geçirdiğim her dakika dostluk yalanlarına sarılı olacak geleceğimize inandığım için…eğer dürüst olursam seni kaybedeceğim ve geleceğimizdeki harika olasılıkları da…

Sen seviyordun iyi bir adamı. O iyi adam seni seviyordu. Gerçek şu ki hiç kıskanmadım sizi. Hiç kötü düşünmedim, bozulduğunuz, kavga ettiğiniz anlarda bile adım atmadım sana doğru. Yaşadığın tüm o masallarda beyaz atlı prensin atı, şatosu, karizması vardı. Oysa ben sadece kralın soytarısıydım. Gülen, güldüren. Makyajının altında ağlayan umutsuz bir soytarı… Belki de bazen mahremini paylaşma cesareti gösterdiğin samimi bir dost… Sen prensestin, belki fark ettin soytarının yeteneğini ama beyaz atlı prensle devam ettin.

Gecede bir kaçak vardı tüm o geçmişimizi akıtan. Bencilliğimiz içinde benlerle boğulurken senlere geçtiğimiz. Karşı masadaki adamın duygularını tahmin etmeye çalıştığımız ya da çılgınlıklarımızı makarnaya sos yaptığımız anlar vardı. Öylesine kısaydı birlikte geçirdiğimiz zaman ve öylesine sonsuz, birkaç saat içindeki milyarlarca saniye arası boşlukla dolu.

Kader doğru mu dokudu… farklı dokur muydu? Dokusa iyi olur muydu?

İyi ya da kötü… Olacak olan olur ve her seçiş bir vazgeçiştir… Başka türlüsü olmazdı…

Çünkü denize gece girilirdi… alkollüyken…

Hayatta farklı olanlara aşık olunurdu…

Şehir uzaktı, şehir hayatı büyüyünce yaşanan bir olguydu…

Köy hayatı bana bir lükstü…

Köfte yerken parmak yalamak ya da yolda koşarcasına yürümek çok doğaldı…

Sen hep çocukları severdin… Olgunlarla dost olurdun…

Ben, aptal ben, seninle geçirdiğim birkaç ayda seni tanıdığımı sanardım…

Sen kendini senelerce adadığın insana yanardın ve hala onun için iyisini isterdin…

Damarlarda akan müzikle yaşamayı bilirdim… Sen yaşardın…

Sen her zaman düşünmenin sorumluluğundaydın… Ben hafızamı kaybedip her şeyden kurtulmuş olmanın lüksünü arardım…

Sen endişeleniyordun beni gecede yalnız bıraktığın için, adamına giderken… Ben azcık kızıyordum… Sana kızamam biliyorsun… ya da sana… Biliyorsun işte, en azından artık biliyorsun.

2006

“Platonik Felaket” isimli çalışmamdan alıntılardır. Farklı kısımlardan oluştuğu için parça bütünlüğü teşkil etmemektedir.

Ah Şu Amerikan Dizileri: Charles İş Başında

Posted in inceleme etiketler ile , , , on Haziran 9, 2009 by bahadiricel

charles in charge photo

Charles İş Başında (Charles In Charge)

Giriş müziği duyulduğunda işi gücü bırakıp ekran başına koştuğumuz, vay be o kadar kızın var, ona rağmen eşek kadar üniversite öğrencisini evine alıyorsun diye aile babasına söylendiğimiz, bir yandan da sık sık özendiğimiz sempatik bebek bakıcımızın eğlenceli maceralarını izlediğimiz dizi. Amerika’da 1984 yılında başlayıp beş sezon yayınlanma şansı bulan dizinin çoğu bölümünün ülkemizde gösterilmiş olması büyük bir şans. Herhalde aile dizisi olması Rtük tarafından onay görmüştür ancak yine de ben ilk kelamını ettiğim mevzuu nasıl gözden kaçırdılar anlamadım. Ben bedavaya bebek bakıcılığı yapacağım diye şu güzel ülkemizde bir aileye gitsem beni sopayla döverler, üstüne üstük sapık diye çeşitli kalıcı hasarlar da bırakırlardı o ayrı. Bir de diziye dair her şeyi anladım da Charles gibi eli yüzü, niyeti düzgün adamın Buddy gibi işe yaramaz bir kankası nasıl olur onu çözemedim.

Dip Not: Buddy büyümüş ama iş yarar biri olmuş mu bilemem, ahanda bir kaç sene evvel çekilmiş fotosu;

0000047208_20080310161705


Gizli Kapıların Anahtarları

Posted in inceleme etiketler ile , , , , on Haziran 1, 2009 by bahadiricel

02_rare_gadgets

 

 

Gizli Kapıların Anahtarları 

Şifreleme, tarihin gizemli sayfalarından günümüze kadar eşsiz bir yolculuk gerçekleştirdi. Güvercinlerin ayağına yazılan şifreli mesajlardan, bilgisayarımızı açan dijital sayılara kadar bu gizli marifetin etkileyici tarihini gözlerinizin önüne seriyoruz. 

Da Vinci’nin Şifresi, Kuran’ı Kerim’im Şifresi derken son yıllarda hepimizi bir şifre telaşı aldı gidiyor. Bilgisayarımıza, telefonumuza, banka hesaplarımız koyduğumuz şifreler yetmedi bir de hayatı şifrelemekle uğraşıyoruz. Peki nedir bu şifre merakı? İnsanlar neden şifrelere gerek duyar, nereden çıkmıştır bu şifreleme hevesi? İsterseniz gelin şöyle şifrelemenin tarihine kısaca bir göz atalım. 

Şifrelemenin tarihinin Eski Yunan uygarlıklarına kadar dayandığını görmekteyiz. Heredot’un bize ulaşan anlatılarına göre şifreli bir mesaj göndermek istediklerinde kölelerin saçları kesilir, kafa derisine mesaj yazılır ve saçlarının uzaması beklenirdi. Birkaç ay sonra köle hedefine doğru yola çıkar, ulaştığı yerde saçları tekrar kesilerek mesaj alınırdı. Eh, ilk şifrelerin biraz uzun zamanda hedefine ulaştığını kabul etmek gerek. 

Daha sonra tarihin yaprakları arasında ünlü şifrecilerden Roma İmparatoru Julius Sezar ile karşılaşıyoruz. Sezar, generallerine gönderdiği mesajları başkalarının okumasını engellemek için basit bir “kaydırma” tekniği kullanırdı. Alfabeye göre harfleri üç yana kaydırırdı. Örneğin “A” yerine “D”, “B” yerine “E” harfini koyarak kelimeleri oluştururdu. 

Şifreler, tarihte pek çok imparatorluğun devrilmesinden, savaşların kazanılmasına kadar nice badirelere sebep olmuşlardır. Mesela, 1587 yılında adamlarıyla iletişimde kullanılan şifresi çözülen İskoçya Kraliçesi, İngiliz Kraliçesi’ne suikast planı sebebiyle yakalanıp idam edilmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanların çözmemesi için Amerikalılar bir kerelik bloknot yöntemi geliştirmişlerdi. Bu sistemde şifrelenecek metin ASCII kodundaki karakterlere dönüştürülür ve bir defaya mahsur olarak kullanılan gizli anahtar da onunla mesajı okuyan kişiye ulaştığı an mesajla beraber imha edilirdi. Bu basit sistem sayesinde savaş boyunca Amerika mesaj güvenliğini sağlamayı başardı. 

İkinci Dünya Savaşı esnasında ise Almanların efsanevi şifreleme makinesi Enigma ile kırılmaz kodlar oluşturarak haberleştikleri bilinmektedir. Ruslara esir düşen bir Alman gemisinden çıkan bir makinenin İngilizler tarafından çözülmesi sayesinde Almanların iletişim güvenliği kırılmış, ona göre hazırlanan taktikler sayesinde savaş kazanılmıştır.

P1010122

 

 

Klavyesinden girilen karakterlerin içindeki üç diskli algoritmalar sayesinde farklı şekillere kodlayan Enigma makinesi daha sonra beş ve sekiz diske çıkarılmış olsa da İngilizler IBM bilgisayar sistemi ile bu kodları kırmayı başarmıştır. Tabi ki ancak ellerine sağlam bir Enigma makinesi alıp inceledikten sonra. 

Tarihteki etkilerini gördükten sonra daha başka nelerin şifreleme tekniği ile gözlerden gizlendiği bilinmez ancak özellikle son yıllarda bilgisayar kullanımın da yaygınlaşması ile beraber kişisel güvenlik ve şifreleme bir kez daha manşetlerdeki yerine tırmanmayı başardı. 

Günümüzde her ne kadar şifreleme teknikleri yüksek teknik bilgi gerektiren logaritmik sistemlerle yapılsa da iddia edildiği kadar güvenli olmadığı birkaç olayla görülmekte. Bugün yapılan yüksek güvenlikli şifrelemeleri bir bakıyoruz birkaç gün sonra kırmayı başarmış durumdalar. Bu da bize tek bir noktayı kanıtlıyor, kırılmaz bir şifre yöntemi yok ya da henüz keşfedilebilmiş değil. 

Her ne kadar güvenli bir teknik uygularsak uygulayalım kullanıcılarımızın, yani şifre koyucu ve şifre çözücülerimizin bizler, yani insanlar olduğunu unutmamak gerek. Bilgisayarımızdaki dosyalara, bankamızdaki hesabımıza, evimizin güvenlik mekanizmalarına birçok şifre girebiliriz. Hatta bu şifreler dünyanın en güvenli sistemleri tarafından üretilmiş de olabilirler. Ancak biz bu şifreyi bir yerlere yazıp ortalıkta bırakırsak ya da ortalarda dile getirirsek herhangi bir sistemin etkinliği yiter gider. 

Şimdi işin daha ciddi bir boyutunu düşünelim. Özellikle yeni araştırmalar yapan ya da rekabeti yüksek bir sektörde gizli formüllerle çalışan dev şirketleri ele alalım. Onların güvenliği yalnızca matematiksel kodlara dayanmıyor. Parmak izi, göz tarayıcılar, ses tanıma sistemleri… 

Kulağa casus filmlerindeki gibi gelebilir ama parmak izi, retina tarama gibi ek güvenlik sistemlerinin de kandırılabildiği bilinmektedir. Dokunduğumuz her yere parmak izleri bırakıyoruz, onlar kolayca alınabilir ve kopyalanabilir. Resimlerimiz sayesinde retina haritalarımız çıkarılabilir. 

Şifreleme sanatı, sanat demek doğru olacak çünkü son zamanlarda gerçekten bir çok yazılım ve algoritmik kombinasyonun yanı sıra resimler ve videolar bile kullanılmaya başlandı, her ne kadar kendini bulsa, her ne kadar gelişimini sürdürürse sürdürsün yukarıda bahsettiğimiz “insan” faktörü olduğu sürece kusurlu olmaya devam edecek. Zaten olayın en başına dönüp baktığımızda alfabeler, sayılar gibi semboller de bizim doğayı anlamak ve birbirimizle iletişim kurmak için kullandığımız şifreler değiller mi? Şimdi ise birbirimizle kurduğumuz iletişimi güvenli hale getirip üstünü kat kat örtmek için çalışıyoruz. Dediğimiz gibi kötü niyet var olduğu sürece şifreler de devam edecek. Oysa, özele, düşünceye saygıyı geliştirmiş olsak belki de şifreleri tarihteki ait olduğu ilkel sayfalara geri yollayabiliriz.  

Belki de bu sayede hayatta şifreler belirleyip, şifreler çözmekle uğraşmaktan ziyade hayattan zevk almayı da öğrenmiş oluruz. 

 

Hazırlayan: Bahadır İçel 

Not: Bu yazı daha evvel “Okul” dergisinde yayınlanmıştır.  

Ah Şu Amerikan Dizileri: Two And A Half Men

Posted in inceleme etiketler ile , , on Mayıs 25, 2009 by bahadiricel

0000043367_20070924130012

 

Two And A Half Men

Kendini beğenmiş reklam müzikleri bestecisi Charlie’nin hayatı, eşinden ayrılan abisi Alan ve oğlu Jack’in onunla kalmaya başlaması ile değişecektir. Çapkın, yatağından kadın eksik olmayan Charlie bir aile olmayı öğrenirken Alan ise eski karısını unutup hayatına devam etmesi gerektiğini öğrenecektir. Her ne kadar dram bir konu gibi dursa da her saniye insanları kahkaha boğma kapasitesi bulunan, zekice yazılmış diyalogları ile dikkat çeken bir dizi “Two And A Half Man”. 2003 yılından beri Amerika’da yayını sürüyor ve ülkemizde de Cnbc-e kanalında yayınlanıyor. Dizinin en büyük kozu doksanların macera ve komedi filmleri jönü Charlie Sheen.

Reconstructing Bahadır…

Posted in Günlük etiketler ile , , , on Mayıs 14, 2009 by bahadiricel

İş değiştirdim.

Ev değiştirdim. 

Yeni işimle beraber Kocaeli 1. Kitap Fuarı’nın tüm reklam ve tanıtım çalışmalarının içinde buldum kendimi. Kısa bir süre sonra yepyeni yazılar, şiirler, incelemeler ve umutlar yüklenmiş şekilde döneceğim. Birazcık müsaade…

(Kocaeli 1. Kitap Fuarı 30 Mayıs – 07 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek, Kocaeli ve çevre illerdeki tüm kitap severlere duyrulur. Bu sefer bir yazar olarak değil de organizasyon ekibinden biri olarak orada olacağım.) 

kocaeli kitap

Modern Dünyanın Tanrıları

Posted in Günlük etiketler ile , , , , , , , on Mayıs 5, 2009 by bahadiricel

Akşamdı.

İş çıkışıydı.

Otobüslerde eve gitmeye çalışıyordum. Aracın cılız ışığında güç bela okuyabildiğim kitabın sayfalarından başımı kaldırmıştım. Kayıp insanların yüzlerindeki kabullenmişlik ifadesi bir an için bana çok ağır gelmişti. O makus kaderini kabullenmiş insanlar, hayatları sanki o kadar gereksiz ve uzunmuş gibi saatlerini yollarda geçirebiliyor, dünyanın onca yeri varken çivisi çıkmış bu şehrin çevresine bir hayvan leşinin çevresine üşüşen sinekler gibi üşüşüyorlardı. Ölümden sonra hayat yoktu bu şehirde çünkü bu şehir zaten ölümden sonraki hayatı yaşıyordu. Günah ve sevaplarını sırtına yüklemiş insanlar geçici bir göç kurbanından başka bir şey değillerdi. Burada doğmuş olanlarsa göçenlerin ceremelerini paylaşıyorlardı hiç sızlanmadan. Benim doğduğum toprak bu şehrin sınırları içinde olsa ben ne kadar gelen varsa atmaya bakardım gözünün yaşına bakmadan. Bu şehrin taşına toprağına altını ilk yapanlar karıştırmamıştı ki. Sonradan gelenler serpiştirmişti meçhul yerlere, kulaklara yerleştirdikleri dedikodular gibi. Sanki dünyanın en değerli mücevheriymişçesine yedi düvel paylaşamamıştı bu şehri. Biçare körler ülkesi. Körler gelmişti buraya ilk, Khalkedon demişlerdi. Nerden bilirlerdi gözünün görmediği yere insanların tüm fazlasını çekeceklerini. Yo, aslında gayet normal olmalı bu, insanlığa yüzyıllarca körler hükmetmemiş miydi? Hala körler hükmediyordu. Bir avuç toprak parçası için döktüğü kanı, öldürdüğü çocukları, ana babasız bıraktığı yetimleri göremeyecek kadar kördüler hepsi de.

Doğruyu söyleyenleri asmaya, bir şeyler yapmak isteyenleri kesmeye meraklı bu körler günümüze kadar getirmişler ve ütopyalarındaki o kölelik imparatorluğunu kuruvermişlerdi.  Haklarını yememek lazım çok didindiler, çok uğraştılar. Roma köleliği sistemleştirdiğinde tarihi barbarlıktan kurtaran bir güneş imparatorluğu olarak yükseliyordu. Daha sonra Hıristiyanlık ve Müslümanlık gelecek,  en azından insanı başka bir insanın köleliğinden kurtaracaktı. Önünde diz çökeceğimiz tek şey yaratıcımız olacaktı ve o da bir yere kadar kabul edilebilir bir makullüğe sahipti. Eh, ne de olsa bizim yaratıcımız oydu, varoluşumuzu ona borçluyduk.

Daha sonra bilim geldi ama zannediyorum biz onu ıska geçip iki dünya savaşı yaptık ve gücü ekonomiye, sisteme, emparyale bırakıverdik. Bir anda tapındığımız Tanrı damarlarımızdaki kana ve oradan da elimizdeki mülke sıçrayıverdi. Görünür, elle tutulur bir hal aldı.

Şimdi hepimizin yeni tanrıları var. Modern dünyanın tanrıları… Önünde diz çöktüğümüz, her gün kurban vermekten mutlu olduğumuz tanrılarımız. “Ulaşım”a hayatımızı, zamanımızı veriyoruz o da karşılık olarak bizi uzaklara, aslında yakındaki uzaklara götürüyor. “İnternet”e bilgimizi veriyoruz ve o da her seferinde parmaklarıyla adını (www) zikretmemizi istediği yetmezmiş gibi bizi cinsellikle, dedikoduyla şeytana peşkeş çekiyor. “Şirket”e vücudumuzu ve beynimizi veriyoruz, o da bize tanrıların tanrısına, “Para”ya dokunma kutsiyetini bahşediyor ve “Para”ya ruhumuzu veriyoruz ki o da bize daha sağlıklı, daha mutlu, daha huzurlu ve daha rahat bir hayat versin diye. Çoktan hepimiz Müslümanlığı terk ettik ahali, kimse kimseyi kandırmasın. Oysa hayatımızda asıl gereken şeylere; sağlığımıza, sevdiklerimize, umutlarımıza gereken değeri versek belki gençlik gitmeden asıl yaratanımıza birazcık daha vakıf olabiliriz. Yoksa ölüm korkusuyla sarıldığımız dualarımızın kefareti hepimiz için muazzam olacaktır. İster inanın, ister inanmayın ama ölümden sonraki hayatı yaşıyoruz ve bunun ötesi yok.  

 

Bahadır İçel

Ah Şu Amerikan Dizileri: Sleeper Cell

Posted in inceleme etiketler ile , , , , on Nisan 28, 2009 by bahadiricel

 

wallpaper1_1024x768

 

Sleeper Cell

İşte Amerikan televizyonlarını en radikal dizilerinde biri olarak görünen ama vaat ettiğini veremeyen bir dizi daha karşımızda. Sleeper Cell, büyük bir intihar bombalaması yapmak isteyen Müslüman bir grubun arasına sızmaya çalışan yine Müslüman bir dedektifin başından geçenleri anlatıyor. Mumya filmlerinden hatırlayacağımız Oded Fehr de Müslüman örgütün başındaki adamı başarıyla canlandırarak diziye karakter katıyordu. İslam, Amerika’da Müslüman olmak ve terörizm üzerine kelamı bol olan bu dizi de ilerledikçe kısır bir köstebek hikayesine dönüşüp üzerine söz söylemeye başladığı konuları ıskalıyordu ve ne yazık ki “İslam”a yine “Hıristiyan” bir bakış açısı ile bakmaktan kendini alıkoyamıyordu.   

Okumayı Tommiks’ten, Yazmayı Teksas’tan Öğrendik

Posted in inceleme etiketler ile , , , , , , , , , , , , on Nisan 21, 2009 by bahadiricel

 

asterix3

Okumayı Tommiks’ten, Yazmayı Teksas’tan Öğrendik

Vakti zamanında Tommiks, Teksas diye hor görülen çizgi romanlar ders kitaplarımızın arasında yer bulmuş, bizlere okuma alışkanlığı kazandırmayı başarmış eğlenceli yayınlardı.  Keşke şimdi de eskisi gibi yaygın olsalar da çocuklarımıza da okumayı, hayal kurmayı ve merak etmeyi öğretseler…  

Şimdilerde çocukları internette, MSN’de zaman geçirdiği için pek bir azarlıyoruz. Çocukken bizler de ders kitaplarının arasında çizgi romanlar, mizah dergileri okumaz mıydık? Sanırım onların da çocukça kaçamakları olması çok doğal ancak aradaki fark şu ki bizim dönemimizdeki çizgi romanlarda az çok gramere dikkat edilir, resimlerinin yanı sıra kendilerini okuttukları için bizlere okumayı da sevdirirlerdi. Günümüzde çocuklara kitap okumayı bırakın o çizgi romanları bile okutmak çok zor. Pekala, internetin onların bilgisayar kullanımına ve okuma yazmasına etkisi olduğu doğru ancak yarım yamalak bir Türkçe, daha çok İngilizce üzerine internetten edindikleri bu çarpık eğitim  ve çoğunlukla görsel olarak zeka gerektirmeyen kolaylıkta. Oysa bizim dönemimizdeki çizgi romanlar hayal gücümüzü inanılmaz beslerdi. Çizgi romanlarla birlikte vahşi batıya, geçmiş çağlara, uzak diyarlara, başka gezegenlere veya boyutlara yaptığımız yolculuklar bize farklı düşünmeyi, dışarıya karşı merak duymayı öğretti.   

O baloncuklar içerisindeki kargacık burgacık yazılar, itinalı gramere ve başarılı çevirilere sahiptiler. Sesleri ve hareketleri olmaması o kısmı bizlerin hayal gücüne bırakır, bizleri düşünmeye sevk ederdi. Artık çizgi filmler ya da filmler dünyasında hayal kurma lüksümüz çok daha az. Ayrıca şimdi bakıyoruz da internette cinsellik, küfür ve bayağılık gırla oysa bizim kahramanlarımız küfretmezdi.   “Hay bin kunduz!” ,  “Kaşalotlar adına!”, “Crom, ölüleri say!” gibi argo ve maço sözlerdi en kaba sarf ettikleri laflar.  İşin özeti, bizim zamanımızda her şey daha kısıtlı, daha durağan olsa da kahramanlarımız daha ilkeli, doğru dürüst konuşmayı bilen ve bizlere bir şeyler öğretme derdinde olan kişiliklerdi. Şimdi ise çizgi kahramanların tek dertleri maço ve komik olma çabası, ahlaki değerler ise arkaya itilmiş birer zorunluluk ayrıntısı… 

Dünün çocuklarına hayatı bir başka sevdiren o unutulmaz kahramanları sunmaktan mutluluk duyuyorum. Biraz yad etmek ve biraz da bize gerçekten neler öğrettiklerini fark edebilmek için;

Tenten

Belçikalı çizer Herge tarafından 1929 yılında yaratılmış olan çizgi roman kahramanı Tenten 20 Y.Y. Avrupa çizgi romanlarının en ünlüsüdür. 200 milyondan fazla kitabı basılmış, 50’den fazla dile çevrilmiştir.

Tenten dünyanın pek çok yerini dolaşarak maceralara atılmaktan korkmayan genç ve azimli bir gazetecidir. Entelektüel ve zekidir, olayları çözmekte ustadır. Özellikle dünyanın çeşitli yerleri ile ilgili verdiği bilgiler, maceralarının gizemleri ile oluşturduğu merak çoğumuzu coğrafya ve tarih araştırmalarına itmiştir. Sigara içmeyen ve kibar biri oluşu da çocukların örnek alacağı genç bir gazeteci portresi oluşturmasını sağlamıştır. Dünyanın en çok sevilen ve ifade ettikleri ile en çok saygı duyulan çizgi romanı olarak anılmaktadır. Türkiye’de de yayınlanmış ve yayınlandığı dönem büyük ilgi görmüştür.

Onun o çabuk sinirlenen dostu Kaptan Haddock’u, minik ve kurnaz köpeği Fındık’ı (Milu), sakar polisleri Dupontları ya da kulakları duymayan Profesör Turnesol’ü kim unutabilir ki? 

Resmi sitesi: www.tintin.com

tintinandco1

 

Red Kit

Gölgesinden hızlı silah çeken yalnız kovboyumuz televizyonlarımızda da çizgi dizi halinde gösterilmiş, çizgi roman kadar büyük ilgiyle takip edilmiştir. Sadık ve kendini beğenmiş atı Düldül, sakar köpeği Rin Tin Tin ile pek çok suçlunun hakkından gelmeyi başarmış kahramanımız kadar o unutulmaz kötü adamlar Dalton Kardeşleri (Joe, William, Jack ve Avarel) de kendisi kadar ünlü yapmayı başarmıştır.  Red Kit (Orijinal adı “Lucky Luck”tur.) ülkemizde o kadar çok sevilmiştir ki Yeşilçam da kayıtsız kalamamış Öztürk Serengil, İzzet Günay ve Sadri Alışık da birkaç filmde Red Kit’e hayat vermişlerdir.

Belçikalı karikatürist Morris tarafından çizilmeye başlanan ve bazı maceralarına da Fransız Rene Goscinny’nin elinden yaşayan kovboyumuz bize suçla ve adaletsizlikle savaşmayı öğretmiştir.  

Resmi Sitesi: www.lucky-luck.com

lucky_luke_3


Örümcek Adam

Yakın dönemde sinemaları da ziyarete uğrayan bu duvar aşığı süper kahraman ilk kez 1962 yılında Amerika’da Stan Lee ve Steve Ditko tarafından yaratılmıştır. Dünyanın en popüler süper kahramanlarından biri olan Örümcek Adam aslında Peter Parker isimli, Daily Bugle gazetesine Örümcek Adam fotoğrafları (evet kendisinin fotoğraflarını)  satarak yaşamını sürdüren bir fotoğrafçıdır. Hayatla ilgili birçok sorunu olmasına rağmen o doğruluktan ayrılmaz ve suçla savaşmayı sürdürür. Özellikle Örümcek Adam’ın insani boyutları ve sürekli yaşadığı iç çatışmaları ile okuyucuları kendini ona yakın hissederler.  Tehlikeleri önceden haber veren örümcek hisleri ve oradan oraya attığı ağları ile dolaşmasının yanı sıra çizgi romanın asıl ruhunu oluşturan felsefe, amcasının sarf ettiği “Büyük güç, büyük sorumluluk getirir.” ilkesidir. 

 

 

spiderman_2

Süpermen

1938’de ilk kez okuyucuyla buluşan Süpermen, çok uzaklardaki gezegeni Kripton’dan gelmiş, biz dünyayı çeşitli tehlikelerden koruyan bir üstün insandır. Uçar, bir yumruğuyla binaları yıkar, gözleriyle duvarların arkasını görür, nefesiyle fırtınalar yaratır. Kansas’ın Smallville kasabasına bir bebek olarak düşen ve Kent çifti tarafından yetiştirilen Süpermen’in kullandığı isim Clark Kent’tir. (Bizim Muhtar Kent’le bir ilgisi yok.) Kendisi Daily Planet gazetesinde çalışan pısırık bir gazetecidir ve bir başka gazeteci olan Lois Lane’e aşıktır. Lois Lane ise Süpermen’e aşıktır ancak diğer insanlar gibi o da Clark’ın Süpermen olduğunu aklının ucundan geçiremez. Süpermen’in tek zayıf noktası gezegeninden gelen kriptonit taşıdır.

Süpermen çizgi romanları tüm dünyada ve Türkiye’de en çok sevilen çizgi dizilerden biriydi. Onunla beraber bilimsel keşiflere, uzayın derinliklerindeki hayata ve gökyüzüne gönül verdik hepimiz. Uçabilmenin hayalini kurduk, dünyamızı korumanın önemini öğrendik. Çizgi romanının yanı sıra Örümcek Adam gibi o da çizgi filmleri ve filmleri ile de gönül tahtımızdaki yerini sağlamlaştırmayı bilmiştir.

land-superman2


Conan

Karanlık çağların kasap barbarı Conan sayesinde inatçı, hedefinden yılmayan, özgüvenli, azimli ve biraz da yaramaz çocuklar olduğumuz doğru.  Kimmeryalı Conan, diğer çizgi romanlardan farklı olarak bir roman karakterinden hayat bulmuştur.  Robert Ervin Howard tarafından yaratılmış olan Conan iki düzine serüven kitabında kahraman olarak boy göstermiştir.  1960’lı yıllarda çizgi roman olarak piyasaya sürülen “Barbar Conan” Türkiye’de de büyük bir ilgiyle karşılanmış ve kısa sürede kendi okuyucu kitlesini oluşturmayı başarmıştır. Kendisi daha sonra California Valisi olan aktör Arnold Schwarzenegger tarafından beyazperde de canlandırılmıştır. 

Her ne kadar hırsız, paralı asker ya da savaşçı barbar gibi yoldan çıkmış bir meslek sahibi gibi görülse de büyüden korkması ve bileğinin gücüne, kılıcının keskinliğine sonsuz güveni ile aklımızı başından alacak fantastik canavarlara meydan okuyup kendi doğrularını yapmaktan çekinmezdi.

“Şunu bilin ki Prensim, Kabaran okyanusların Atlantis’i

ve onun görkemli kentlerini yutmasından hemen sonra,

Dünya’da o güne kadar görülmemiş bir çağ başlamıştı.

Aryas’ın oğullarının doğduğu bu çağda,

Dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar,

gökteki yıldızların mavi pırıltıları kadar dağınık fakat belirgindi.

İşte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi.

Çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit,

tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu.”

 

Resmi Sitesi: www.conan.com

 

conan1-thumb


Tommiks

O bebek yüzlü, saf, dürüst ve iflah olmaz aşık kaptanımız Tommiks her ne kadar Amerikalıların daha ele geçirilmemiş, Kızılderili bölgelerine göç zamanlarını anlatsa da aslında İtalyan çizerler tarafından ortaya çıkmıştır. Alkolik dostları Konyakçı ve Doktor ile sürekli kendilerini komik maceraların içine atmaktan ve insanlara yardım etmekten hiç çekinmezler.  Üstüne üstlük Tommiks’in Türkiye’deki yayınlarının kapaklarını çizen Türk çizerlerin bazen tam maceraları da çizdiği olmuştur. Tabii ki vakti zamanında yayın haklarına dikkat ettikleri söylenemez çünkü İtalya’da Yüzbaşı Tommiksimiz zaten Capitian Miki olarak bilinmektedir.  Eh o cılız, çilli sarışın Suzi’ye de bir açılsa içlerimiz rahat edecektir ancak bir türlü yapamaz.   

post-1129-1182938359


Kızılmaske

1936 yılında Lee Falk tarafından yaratılan Kızılmaske’nin, Bengali Ormanlarının derinliklerinde yaşayan, on kaplan gücünde ve ölümsüz bir kahraman olduğu rivayet edilir. Aslında babasının kemikleri üzerine yemin eden, korsanlık, adaletsizlik ve zalimlikle savaşmaya ant içmiş bir adamdır kendisi. Oğulları da kendi yolundan gittiği için ölümsüz olduğu düşünülmektedir. Kızılmaske, Kafatası Mağarası’nda yaşar, kurukafa yüzüğü ile vurduğu adamın yüzünde iz bırakır.      

Kızılmaske, yurt dışında altmış dört yıldır kesintisiz ve aralıksız yayınlanarak en uzun süreli yayın rekorunu da elinde tutmakta ve hala yayınlanmaya devam etmektedir.

2sboh8w


Asteriks

Sürekli Romalılarla savaşan Galyalı Asteriks,  tüm Avrupa’yı ele geçirmesine rağmen köyünü ele geçiremeyen Romalılara karşı koymaktan ve kafa tutmaktan hiç çekinmez. Gücünün kaynağı da köyün büyücüsünün yaptığı iksirdir. Zor görevlerin adamı, ufak tefek zeki adam Asteriks’in yanından,  küçükken iksir kazanına düşmüş, iri ve güçlü arkadaşı Oburiks ile minik köpeği eksik olmaz.  Ayrıca köy büyücüsü Büyüfiks, köyün şefi Toptoriks, köyün yeteneksiz ozanı Kakofoniks gibi yan karakterleri de renkli ve çoktur. 

Fransız Rene Gocinny ve Albert Uderzo tarafından hayat verilen, küçükler kadar büyüklerin de sevdiği çizgi roman, 100 dile çevrilerek dünyanın en çok çevrilen çizgi romanı olma rekorunu elinde tutmaktadır.

Resmi Sitesi: www.asterix.tm.fr

b-27209-asterix1


Yüzbaşı Volkan

1975 yılında diğer kurgu kahramanlar arasındaki yerini alan, Ay Yıldız kask takan kahraman pilotumuz yüzbaşı volkan bir Amerikan pilotunun Ruslar tarafından engellenerek topraklarımıza inmek zorunda kalışının hikayesinden yola çıkarak yaratılmıştır. Ali Recan tarafından kaleme alınan Yüzbaşı Volkan bize vatan sevgisinin değerini öğreten kahraman bir askerdir. Türk Hava Kuvvetleri’nin pilotlarını sembolize eden Volkan, maceralarında “Önce Vatan” prensibi ile hareket eder, Avrupalıların, Amerikalıların kafasına vura vura onların hakkından gelir. Göklerde it dalaşı yapmak onun her günkü rutinlerindendir.

Ali Recan’ın vefatı ile son bulan seri yurt dışı pazarında İtalya’ya satılma girişiminden uyruğu Amerikalı ve ismi da Capitano Volcano olarak değiştirilerek çıkmıştır, Saddam ve Kaddafi gibi doğu ülkelerinin diktatörleriyle savaşmaktadır. Dünyanın böylesi bir Türk kahramandan yoksun olması bizleri ziyadesiyle üzmüştür. 

 

kapak5copydf2


Çok sevdiğimiz ancak yazımızda yer vermeye fırsat bulamadığımız diğer kahramanlar; Teksas, Zagor,  X-Men, Atlantis, Kaptan Swing, Batman, Karaoğlan, Fantastik Dörtlü, Mandrake, Hulk…

Hazırlayan: Bahadır İçel (Bu yazı Educaturk dergisinde düzenlenerek yayınlanmıştır. Burada yayınlanan düzenlenmemiş, daha geniş halidir.)

All You Need Is Love

Posted in Şiirler etiketler ile , on Nisan 15, 2009 by bahadiricel

alice_by_wredna

 

All You Need Is Love…

Elimdeki tek şey aşk,

Ona da kefil değilim,

Çok yaralandım, incindim,

Eskisi gibi aptal bir sefil değilim…

 

Bahadır İçel – Kasım 2008